Thursday, April 5, 2012

Uyusun da büyüsün..


Doğduğundan beri, sürekli uyuyan tipte bir bebek olmadı oğlum. Bazı bebekler görüyoruz/duyuyoruz, bütün gün ya yemek yiyor, ya uyuyor. Bizimkisi ise, sadece sabahları kahvaltının üstüne biraz kestiriyor. Bu uykular 30 dakika ile 2 saat arasında değişebiliyor, herhangi bir standardımız yok maalesef. Öğleden sonra uyumamak için ise kanının son damlasına kadar savaşıyor. Eğer gerçekten bu mücadelede çok yorulursa, akşam saat 19-20 sularında pili bitiyor ve olduğu yerde stand-by konumuna geçiyor.
Gece uykuları için ise genel olarak düzenli ve sürekli diyebiliriz (maşallah diyeleim hemen). Eğer gece bir şekilde uyutmayı başardıysanız, mide veya bağırsak gazı, gündüz yapamadığı kakası, akşam yediklerini sindirememekten kaynaklı mide bulantısı ve bunu takip eden kusma, burun tıkanıklığı veya evde onu uyandıracak bir gürültü olmaz ise, genellikle sabah 07-08’e kadar aralıksız uyuyor.
Ama bir şikayeti rahatsızlığı var ise, uyutmanızı müteakip hemen uyanıyor, sonrasında da hem kendisi perişan oluyor, hem de siz. Zira Şan uyuduktan sonra akşamın geri kalanı için yapmayı planladığınız her ne varsa, bu durumda iptal oldu demektir. Gece yarısına kadar, kusmuk temizleyecek, oğlanı yayık ayran kıvamına gelinceye kadar sallayacak, bildiğiniz tüm şarkıları potbori şeklinde söyleyeceksiniz demektir. Bu arada muhtemelen sinirleriniz bozulabilir, her ikiniz de çok yorgun olduğunuz için eşinizle saçma sapan nedenler ile tartışabilirsiniz. Tam uyudu artık bitti zannedip, yatağınıza yatıp, yastığınıza gömülüp, “ohh beee” demenize kalmadan , oğlan yeniden ağlayarak uyanabilir, birkaç saat öncesine geri dönüp, her şeye ta en baştan başlayabilirsiniz.
Akşamüstü uykusunu uyursa, bu sefer yatış saati gecikiyor. Geçen hafta içerisinde bu hatayı yaptık mesela. Akşamüstü çok uykusu geldi diye erkenden uyumasına izin verdik. Saat 20 gibi yattı, 2 saatlik kısa şarjın altından bizimkisi cin gibi uyandı. Herhalde acıkmıştır, şimdi sütünü içer uyur diye masum düşünürken, tam dört saat boyunca "uyumayacağım ben" şeklinde muazzam bir direniş ile karşılaştık. Gecenin sonunda her iki taraf da ağır hasar almıştı. Şan en sonunda gece 02 sularında uykuya teslim oldu. Ama biz o muharebenin ardından, hiç abartmıyorum, 3 gün boyunca kendimize gelemedik.
Bu hafta sonu ise “yor ve uyut” taktiğini uyguladık, aynı gün içinde 3 kapı birden yapınca, oğlanın bütün şarjını dışarıda bitirdik, eve geri döndüğümüzde tamamen tükenmiş haldeydi. Bu sayede, gece uykusu konusunda hiçbir itirazı olmadı. Hatta uyku öncesi sütünü de bir dikişte adeta nefes almadan içip bitirdi. Bizimkinin bir biberon sütü bir dikişte, hiç nazlanmadan, sinirlerinizi zıplatmadan, bağırış, çağırış olmadan içmesi çok nadirdir. Buraya kadar her şey nefis gitti. İlk başta hemen uyudu. İşte bu herifi böyle dibine kadar yormak lazım demek ki, bak ne güzel uyudu hemen diye erken yorum bile yaptık.
Ancak 15 dakika bile geçmeden her zamankinden daha yüksek desibelde bir ağlama ile o gecenin fazla mesaisi başladı. Oğlan ağlıyor, biz kucağımıza alıyoruz, derdi nedir anlamaya çalışıyoruz ama fayda etmiyor. Gazı mı var, yediklerini mi sindiremedi, kabus mu gördü, bir yerleri mi ağrıyor kesinlikle anlaşılmıyor. Henüz konuşamadığı için de zavallım hüngür şakırt bir şeyler anlatıyor kendince ama nafile. Biz hiç bir şey anlamıyoruz. Herkes Şan’ı rahatlatmak için bir şeyler yapmaya çalışıyor. Ne yapsak oğlan susmuyor. Uzunca bir süre ağladıktan sonra, artık iyice pili bitmiş olacak kı, "fırk fırk" diye arada bir burnunu çeke çeke en sonunda uyudu. Gecenin artık kaçı olmuştu, onu da hatırlamıyorum. En sonunda yatağımıza yığıldık ve bulunduğumuz kabın şeklini alarak uyuduk.
Ertesi sabah yine cin gibi uyandı sıpam. Sanki dün gece feryat figan ağlayan çocuk o değildi. Yüzünde kocaman bir gülümseme ile “Bab-baa” diyerek karşıladı beni. Uzun analizlerden sonra, dün geceki anormal durumun iki şeyin aynı anda olmasına yorduk. Birincisi, Şan’ın inanılmaz uykusu vardı, ikincisi bağırsak gazından dolayı sancısı vardı. Çok uykusu var, ama sancıdan uyuyamıyor. Çocuk haklı, resmen berbat bir durum.
Ancak bir çocuğun olduğunda, mide gazı veya bağırsak gazı çıkarabilmenin dünyanın en güzel şeyi  olduğunu anlıyorsun. Hele de, günlerdir kakasını yapamayan çocuktan, tam umudunu kestiğin sırada yükselen o keskin mok kokusu var ya, işte o anda sana dünyanın en güzel kokulu çiçeği gibi geliyor. Ellerimizi çırpıp seviniyoruz, eşimle birbirimize sarılıp, bu mutlu anı kutluyoruz...

Thursday, March 29, 2012

Tiridine bandım..


Tüm çocukluğum boyunca yemek mevzusu hep problemli olmuştu benim için. Yıllarca yemekle arası iyi olmayan bir çocuk oldum. Annem ben böyle cins olduğum için, evde çoğunlukla fiks menü hazırlardı. Varsa yoksa köfte, patates, kırmızı pilav veya makarna. Yirmi küsur sene, oğlum zafiyet geçireceksin, verem olacaksın diye diye anamı üzdükten sonra , her nasıl olduysa, otuz yaşımdan sonra, hele de 14 sene aralıksız içtiğim sigarayı bırakmanın etkisi ile birlikte, birdenbire 17 kilo alıverdim. Onun üzerine de kırklı yaşlarıma doğru 3-5 kilo daha ekleyince, gençliğimde iskelet formunda iken, şimdilerde normal insan görünüşüne en nihayetinde ulaştım.
Babam da çok zayıfmış gençliğinde, o da sonradan kilo almıştı. Hem de o kadar fazla kilo aldı ki, tanıyanlar bilir 55-70 yaş arasında babamın göbeği büyüdükçe büyüdü ve adeta babama yapışık ama ayrı bir organizma haline geldi. Kapıdan girerken göbeği önce giriyor, babam yarım saniye sonra kapıda beliriyordu!  Şimdilerde ise ben, babamın ihtişamlı göbeğinin gençlik halini kendimde görebiliyorum. Ve sonumun ne olacağını maalesef tahmin edebiliyorum.
Annemin çocukken bin bir zorluk ile bana yemek yedirmeye çalışırken beddua ettiğini hiç sanmıyorum ama, malum armut hep dibine düştüğünden (buna bazıları genetik de diyor), oğlum da yemek konusunda aynen benim gibi mızmızın teki oldu.
Takvime göre zamanında doğdu ama kilosu düşük doğdu oğlum. O nedenle doğduğundan beri yemek konusu bizim gündemimizde hep en ön sırada oldu. Şan'ın ne kadar süt içtiği, ilk günden beri tek tek kaydedildi, akşamları toplama yapıldı, olması gerekene göre neredeyiz muhasebesi yapıldı sürekli. Şimdilerde bile eşim çocuğun yediği her şeyin tek tek kalori hesabını yapıyor. Olması gereken kaloriyi genellikle tutturuyoruz ama bazen de gün sonu hesabımız düşük çıkıyor. Akrabalarda, arkadaşlarda, parkta, bahçede, yolda vs. çevremizdeki yaşıtlarına baktığımızda, hepsinin maşallah “tosun” gibi olduklarını, bizimkinin neredeyse iki katı kiloya ve bir o kadar da boya ulaştıklarını görüyoruz. Yemek konusunda da maşallahları var bu bebişlerin, bir oturuşta bilmem kaç cc’lik biberonu kafaya dikip bitiriyorlar. Çocukların ağzı hiç boş durmuyor zaten, sürekli bir şeyler tıkınıyorlar. Bunu görünce de, oğlumun tıpkı babası gibi sınıfın en küçüğü olacağını anlayabiliyorum.
Bizimki eğer sofrada sevdiği yemekler varsa (genellikle et, balık, tavuk gibi proteinler veya makarna veya pilav en sevdiği yiyecekler) bunları yalana yalana gözlerini devirerek yiyor. Bir de domatese bayılıyor. Ama bulamaç kıvamındaki çorbaları, blenderda ezilmiş yemekleri diğerleri kadar çok sevmiyor sanki. Bazen de bir inadı tutuyor ki herifin, Filiz bir yandan, Şan bir yandan iki keçi karşılıklı inat edip, yer misin yemez misin şeklinde birbirlerine giriyorlar.
Yemek istemediğinde türlü numaralar yapıyor bizimkisi. Mesela, çok uykusu gelmiş numarası yapıyor. Gözleri kapanıyor, kafası bir o yana, bir bu yana devriliyor. Ama eğer kanıp da yatağına götürmek için kucağına alırsan, her nasıl oluyor ise hemen ayılıveriyor (!) ve cin gibi oluyor. Sürekli çığlıklar atmak ve kafasını iki yana sallamak da bir başka protesto yöntemi. Sen bıkıp, sinir kesip, eee ulan yemezsen yeme diyene kadar bunu deniyor. Eğer yedirmeye kararlı isen ve bunu belli edersen, bu sefer bir başka yönteme geçiyor.
Bizim de yemek yedirmek için kendi taktiklerimiz var elbette. Mesela eğer Şan’ı TV karşısına geçirip çizgi film seyrederek yemek yedirirsen, hiç abartmıyorum her istediğini yedirebilirsin. Televizyonun oğlanın üzerinde muazzam bir etkisi var, hemen paralize oluyor. Ancak yemek-TV eşleşmesinden hoşlanmadığımız için, bu yöntemi hiç kullanmıyoruz. Onun yerine, bol resimli okuma kitaplarımız var, onları veriyoruz. Resimlerdekileri sorup “Buuu” diyor, biz de söylüyoruz. Veya babanın keyfi yerindeyse, mama sandalyesinin altındaki oyuncak havuzundan seçtikleri ile doğaçlama bir gösteri yapıyor ve karambolde yemekler yeniyor. Eğer yeni alınmış bir oyuncak var ise, bu da uzun süre fark etmeden yemek yemesini sağlıyor.
Ev haricinde bir başka yerde yemek yiyorsak, bizimki diğer masaların ilgisini çekmek için her şeyi yapıyor. “Öhö öhö” diye öksürerek yan masadaki kızların ilgisini çekmeye çalışıyor. Genelde başarıyor tabi. Ama eğer ilgilenmezler ise, bu öksürükler, gerçekten yemeğinin boğazına takılması ve kaçınılmaz bir şekilde kusma ile sonlanıyor. Bu şekilde çevredekilerin tamamının ilgisini çektiğimizden emin olabilirsiniz !!!
Sonuçta bu yemek konusunda yapılabilecek bir şey olmadığını bizzat kendimden çok iyi biliyorum. Ne kadar üzerine gidersen o kadar kötü oluyor. Aman sağlığı iyi olsun, hastalığı olmasın da, ne yapalım bizimkinin modeli böyleymiş diyoruz. Ben senelerce yemek yemedimde ne oldu, ne verem, ne zatürre oldum çok şükür. Hem bak işte her kör satıcının bir kör alıcısı vardır derler ya, aynen öyle. Ben de gençliğimde böyle çirozun teki iken, hanımı kandırıp nikahı bastım, tatlı oğlum da zamanı geldiğinde boyu boyuna huyu huyuna sevdiceğini bulur elbet.
Bana en enteresan gelen de annemin bu yemek konusuna yaklaşımı oldu. Senelerce yemek yemem için çırpınan annem, en sonunda bu işin zorlama ile olamayacağına kanaat etmiş durumda. "Ben iki tane oğlan büyüttüm aynen bunun gibi. Çok şükür bir şey olmadı. Sağlığı yerinde olsun da varsın yemezse yemesin" diyor şimdilerde. Herhalde "anne" değil de, "babaanne" olunca, level atlama ile birlikte bir kabullenme geliyor insana. Veya daha akla yatkın açıklama şudur, çocuğun yemek yemeyip yaşıtlarına göre ufak tefek olunca, bunun senin bir hatandan olduğunu düşünüyorsun, etraftan çocuğa bakamadığın zannedilmesin diye sürekli yemek yedirmeye çalışıyorsun. Ama babaanne olunca, artık bu çocuğun sorumluluğu sende değil nasıl olsa, annesi düşünsün. Yemezse yemesin oğlum, gitmeyin çocuğun üstüne oluyor...

Wednesday, March 28, 2012

Şaniko pabucu yarım, çık dışarıya oynayalım.


Bu çocuk hep evin içerisinde mi büyüyecek? Etrafta oynayacak yer yok. Bina aralarındaki çocuk oyun parkları haricinde çocuğun enerjisini boşaltabileceği hiç bir yer yok.
Bizim çocukluğumuz yine güzelmiş. 83’te taşındığımız Acıbadem’deki evimizin civarında doğru düzgün bina yoktu. Her tarafımız çayır çimen ve boş araziydi. İki tane toprak futbol sahamız vardı. Canımız hangisinde isterse onda oynuyorduk. Şimdi bu sahaların hepsi apartman doldu. Yan yana beton duvarlar, oynayacak hiç bir yer kalmadı.
O zamanlar güvenlik endişesi de yoktu. Tüm çocuklar sokaktaydı, kimsenin en ufak bir korkusu yoktu. Ne sapık biliyorduk, ne seri katil, ne terör endişesi, ne organ mafyası, ne köle ticareti. Bunlar kimsenin aklının ucundan bile geçmezdi. Zaten en ufak bir şüphe olsaydı bizi bahçeye bırakmazdı ana babalarımız. Bizim için tehlike sadece,  ağaçtan düşüp kafayı kırmak, maç yaparken ayağını sakatlamak idi. Yerlere düşerdik, dizlerimiz berelenir, kanardı, ama hemen ertesi gün yaramız kabuk bağlar, sonraki gün de bu kabuk soyulur, altından da pembe yeni deri çıkardı. Hepimizin elleri, kolları, dirsekleri, dizleri, yara kabukları ile doluydu.
Ağaçlara tırmanırdık, civarımızda bir sürü meyva ağacı vardı. Dut toplardık, ağacından incir koparıp yedik, çağla yedik, erik yedik, iğde yedik, ayva yedik, kiraz yedik. Kuzu kulağı topladık, yedik. Su birikintilerinde iribaş besledik. Yetmedi kavanoz içinde eve getirdik, birkaç gün annemiz yeter artık diyene kadar onları evde besledik. Karınca yuvalarının başında belgesel tadında saatlerce bekledik. Sinek böcek yakalayıp eziyet ettik, köpekler kovaladı ödümüz koptu kaçtık. Akşamın bir saati olmuş, artık karanlıktan topu kaleyi görmeyene veya babamız işten gelene kadar maç yaptık.
Bütün gün bisikletin üstünden inmezdik. 3-5 arkadaş biraraya gelip, bisiklet çetesi(!) kurduk. Bisikleti süslemek için tekerlek jantın telleri arasına renkli plastik üçgenler taktık. Bisikletimize cikletten çıkan çıkartmalar yapıştırdık. Harçlığımızı biriktirip, bisikletimize parıl parıl parlayan, sesi tüm mahalleyi inleten zil alıp taktık. Saatlerce çılgınlar gibi tozun toprağın içinde misket oynardık. Her yaz illaki bir moda oyun çıkardı. Bir yaz tüftüf modası olmuştu. Bir gece önceden kağıtlardan hazırladığımız ince huni şeklindeki cephanelerimiz ile plastik boruları kullanıp üfleyerek birbirimize ateş ederdik. Kibrit yüzlerindeki resimler veya sakızların içinden çıkan araba kağıtları ile birbirimizi üterdik.
Şimdi bunların hepsinin yerine internet ve bilgisayar oyunları var sanıyorum. Bütün gün bilgisayarın karşısında daha donanımlı bir savaşçı olmak veya bilmem kaçıncı levela gelmek için oyun oynuyor çocuklar. İnternet üzerinden sosyalleşiyorlar. Öte yandan, hem büyükler, hem de küçükler, kısacası her yaştan ve her tip insan için televizyon en önemli zaman geçirme aracı. Mutlaka size uygun bir program bulup, ona takılıyor ve uyuşuyorsunuz. Artık bu bir maç olur, dizi olur, film olur, çizgi film, yarışma, macera, müzik, vb. olur, artık siz ne ararsanız hemen elinizin altında.
Daha şimdiden düşünüyorum.  Oğlum henüz 1,5 yaşında ama bu çocuk biraz daha büyüyünce dışarıda nerede oynayacak? Dışarı çıkmadan arkadaşları ile oyun oynamadan evin içinde nasıl vakit geçirecek, enerjisini nerede harcayacak, deşarj olacak diye. Bu şekilde, birbirinden uzak, antisosyal, insanlar yetiştireceğiz. Aklıma Isaac Asimov’un romanlarında tarif ettiği birbirini görmekten ve aynı ortamda dahi olmaktan tiksinen insanların yaşadığı gelecek tasvirleri geliyor.

Sanıyorum, daha geç olmadan büyük şehirden kaçıp, çocukların bahçede oynayabildiği, ağaçlara tırmanabildiği, maç yapabildiği, insanın insan gibi yaşayabildiği daha doğal ortamlara kaçmak gerekiyor. Büyük şehirde yaşayan ama kendi gölgesinden bile korkan insanlar olmak yerine, küçük bir köyde kasabada yaşayan ama sosyal bir yaşam süren insanlar olmayı tercih edeceğiz.

Zombi yürüyüşü


17.06.2011'de Filiz'den bir mesaj geldi cep telefonuma. Mesaj bir resim aslında. Yukarıda görüyorsunuz. Şan yatağında doğrulmuş, ayakta duruyor ilk defa.  Muhtemelen bize göstermeden önce defalarca kendi başına denemiştir. En sonunda da annesine nasıl ayakta durduğunu gururla göstermiş oğlum. Eşim de, hemen bu anı kaydedip bana göndermiş. Çocuk o kadar çabuk büyüyor ki, işte böyle anları yakalamak da ayrı bir beceri istiyor. Resmi görünce dünyalar benim oldu tabi. Oğlum ilk defa ayakta duruyor.
Bunu  yaptığında 8,5 aylık idi. Şimdi tam 1,5 yaşında. Destek ile bir yerlere tutunarak ayakta durmak ile yürümeye başlamak arasında geçen süre tahmin ettiğimden uzun sürdü. Şimdilerde artık kendi başına bir yere tutunma ihtiyacı duymadan yürümeye başladı. Son 2-3 aydır ilk başlarda 1-2 adım ile başlayan bu yürüme denemeleri, şu sıralar koridor boyunca veya odanın bir ucundan diğerine 10-15 seri adıma ulaştı. TV’de ilgisini çeken birşey olduğunda veya karşısındaki kişi onu çağırıp heyecanlandığında, ne yaptığının pek de farkına varmadan yürümeye başladı. Ancak yürümekte olduğunun farkına varınca, çoğunlukla eğilip emeklemeye dönüyor. Bir de mesafeyi ölçüyor, kaç adımda ulaşacağını hesaplıyor, birkaç adım ile, ve ilk kalkıştaki hızı ile diğer tarafa ulaşacağına gözü keserse, biraz telaşlı yürüyerek hedefine ulaşıyor. Bir koltuktan diğerine, oradan pufa veya sehpaya ulaşmak için bunu yapıyor. Ama eğer ki, mesafe biraz uzun ise, o zaman hemen güvenli olanı tercih ediyor, hemen eğil, emekleme pozisyonunu al ve devam et.
Geçen haftalarda su damacasını kapının girişine koymuştuk. Biz de baktık ki, Şan 18lt’lik (elbette boş) damacanayı kucaklamış, koridor boyunca zombi yürüyüşü ile anneannesine götürüyor. Bunu becerebilmek de büyük keyip veriyor sıpama ki suratında kocaman bir gülümseme vardı. Bir parmağınızı tutarsa sizinle dünyayı gezebilir. O tuttuğu parmaktan da denge kurduğu da yok aslında. Sadece güvende hissetmek için o parmağa ihtiyaç duyuyor. Yoksa çok yorulmadığı sürece denge ile ilgili bir problemi yok aslında.
Yürüme işinde tecrübelendikçe, ulaşabildiği mesafeler uzuyor ve buralara erişim süresi kısalıyor. Bu da kendisine ve evdeki eşyalara zarar verme olasılığını ve tehlikeleri arttırıyor. Sürekli olarak (her saniye) başında jandarma gibi durmanıza ihtimal yok. Hiç durmuyor, sürekli kıpır kıpır ve çok meraklı. Erişebildiği yerlerde bulunan herhangi birşey hemen ilgisini çekiyor. Kuvvetle muhtemel bulduğunu ağzına atıyor veya dilini yapıştırıp, mutlaka bir tadına bakıyor.  Saksı dibindeki toprak, yerdeki bir iplik, bir poşet parçası, özellikle kablolar, prizler, fişler çok ilgisini çekiyor.  Küçük çocuk/bebek bulunan bir evin tamamen güvenli hale getirilmesi oldukça zor bir iş. Evin girişindeki ayakkabılar, terliklerden tutun da, yatak odanızda prize taktığınız laptopun adaptorü, halınızın köşesinden sarkan iplik parçaları, kedilerin dün geceki meydan muharebesinden kalan tüy topakları bunların hepsini farketmeli, uyanık olmalı ve hemen yok etmelisiniz. Evde onun erişebileceği yerde hiçbir aksesuar, biblo, kırılacak veya kırılmayacak eşya bırakmadık. Hepsi yerden en az 1 metre yukarıya konuşlandırıldı bile.
Anlaşılan, onun boyu uzadıkça ve hareket kabiliyeti arttıkça, ev giderek ancak mobilya mağazalarında görebildiğimiz sade görünüme kavuşacak.


Thursday, March 8, 2012

Banyo keyfi



Henüz birkaç aylıktan itibaren suyu çok sevdi oğlum. Tatilde denizi de çok sevmişti.  Hiç çıkmak istemiyordu denizden.  Bakın Şan henüz 8 aylıkken yıkanıyor bu resimde. Ve eliyle zafer işareti bile yapıyor sıpam.
Bugün Şan’ın banyo faslını anlatmak istiyorum.  Ona uygun ebatlarda bir plastik küveti var. Küvetini duş kabinine yerleştiriyoruz. Küvetin içini bacaklarını örtecek kadar suyla dolduruyoruz. Su kaplumbağası termometreye göre suyun sıcaklığını ayarlıyoruz. Şan’ı anadan üryan soyup, banıyoruz suyun içine. Ne bir ağlama, ne de bir şikayet.  Aslanım oğlum. Büyük bir keyifle herif suya şap-şap avuçlarını vuruyor. Sıçrayan su ile çok eğleniyor. En çok da sıçrayan sulardan nasibini alan bize gülüyor. Küvette yalnız değil elbette, plastik ördek, uçak, yüzebilen plastik her ne varsa küvetin içinde. Şan bir yandan suda yüzen arkadaşlarını yakalamaya çalışırken, biz elimize gelen her yeri sünger ile fırçalayıp temizliyoruz.
Son üç yıkanmamıza kadar işler çok güzel gidiyordu. Bir seferinde yine, bir yandan eşim, bir yandan da ben dört elli ebeveyn canavarı olarak oğlanı yıkamaya çalışırken, sıpa kaşla göz arasında, küvetin dibindeki plastik tıpayı çekivermiş. Biz de yıkama işine dalmışız, neden sonra eşim fark etti. Yahu bu küvetin içindeki su niye azalıyor diye sordu? Durum hemen anlaşıldı tabi ki, tıpayı çıkarınca bizim yaramaz, sular akmış gitmiş, bizimki küvette iki parmak suda karaya vurmuş balina gibi oturuyordu. Hemen suya takviye yapmak lazım, çocuğu üşütmeyelim kış vakti diye telaşla duş başlığını elimize alıp suyu açtık. Hay yapmaz olaydık.
Artık kaşla göz arasında bizimki neye korktu bilmiyorum. Bizim telaşımıza mı, duş başlığının hortumunun sesine mi? Suyu açınca ilk anda gelen homurtuya mı bilmiyorum. Ama aklı çıktı korkudan. Bağıra bağıra avazı çıktığı kadar ağlıyor. Küvetten kaçmaya çalışıyor. Herif bir de sabunlu, vıcık vıcık kayıyor elimizden, zapt edemiyoruz, debeleniyor, boğuşuyor, bir yandan ağlıyor, çığlıklar atıyor. Duş ile durulamaya çalışıyoruz daha beter ağlıyor, duştan kaçıyor. Artık ne yaptık bilmiyorum, bir şekilde küçük adamın sabununu üstünden akıtıp duruladık, banyo faslımız apar topar hüsranla sona erdi.
Bizim için asıl sürpriz ise bir sonraki yıkanmada yaşandı. Bu hadise yaşandı ve bitti zannederken, haydaa oğlan küvete girmek istemez, aynen bir önceki gibi ağlamaktan katılıyor adeta. Öyle çok ağladı ki, en az 1,5 saat önce yediği yemekleri kustu. O seferinde de bir şekilde ağlaya ağlaya kavga dövüş, üçümüz de sırılsıklam olarak oğlanı yıkamayı becerdik.
Son seferinde daha hazırlıklı idik. Oğlanı zapt edebilmek için plastik küveti, duş kabininin dışına aldık, ikimiz de iki tarafına geçtik. Suyun içinde yüzebilen her türlü oyuncak var. Yetmedi, yeni banyo oyuncakları da almıştık, sevimli bir su kaplumbağası oyuncak filan tam teçhizatlı bir şekilde hazırlandık. Küvete girmeden önce dışından suya elimizle şap-şap yaptık. Aaaa, Şaaan, bak oğlum, aman ne güzel oyuncaklar bunlar. Hadi sende onlarla birlikte yüzmek ister misin şeklinde reklamımızı yaptık. Ama her ne yaparsak yapalım, yine onu küvete koymak istediğimiz anda bastı çığlığı, yaygarayı kopardı. Biz yine sinir ve moral bozukluğu ile donumuza kadar ıslanarak da olsa yıkadık onu.
Bir sonraki banyo için şimdiden fena tırsıyoruz. Artık bu iş yıkanmaktan korkma fobisine dönmeye başladı. Gerçekten korktuğu için değil, sanki orada ağlaması ve böyle davranması gerektiği için ağlıyormuş gibi geliyor bana.  Ama bu sefer çok sağlam hazırlık yapıyorum. İnternette bu durumda ne yapılması gerektiğini de araştırdım. Başından su dökmeyin, yavaş ve sabırlı olun diyor. Oyun şeklinde başlayın, sonra suya alıştıkça yıkamaya başlayın diyor. Bir de bu bir dönemmiş, tekrar eski haline gelir, suyu yıkanmayı yine sever diyorlar. Bakalım bu seferki banyo denemesinde, neler olacak göreceğiz.

Wednesday, February 29, 2012

Bab-ba


Bu blogu zaman zaman günlük haberler ile ilgili fikirlerimi paylaşmak için de kullanacağım elbette. Ama asıl amacım, oğlum gözümün önünde inanılmaz bir hız ile büyürken, onunla ilgili gözlemlerimi kaydetmek ve ileride bunları okuyup kolayca hatırlamak. Doğduğunda ne kadar küçük olduğunu, nasıl uyuduğunu, nasıi yemek yediğini, neler yaptığını unutmaya başladık bile. Dün akşam, geçen sene gittiğimiz tatilde Şan'ın hallerini hatırlamaya çalışıyorduk eşimle.

Bu sıralar akşamları resmen iple çekiyorum, eve koşarak gidiyorum ki, oğlumu hemen göreyim. Sıpam bir tatlı oldu, şimdilerde eliyle öpücük göndermeye de başladı. Tadından yenmiyor velet. Aman maşallah diyeyim. Çevremizdekiler, hele bir konuşmaya başlasın, o zaman daha da tatlı olacak diyorlar.Bundan tatlısı nasıl olur göreceğiz inşallah.

Daha önce yazmıştım, akşamları birlikte BabyTV seyrediyoruz. Adamda resmen mizah anlayışı var. Orası kesin. Ekranda absürd bir durum olduğunda, bazen kıkırdayarak, bazen de kahkahalar ile gülüyor. Bizimki biraz büyüdü sanki, eskiden sevdiği kahramanları seyretmez oldu. Şu sıralar en favori kahramanları Bugs Bunny ve Miki Fare.

Şan'ın kelime dağarcığı da giderek artıyor. Henüz birkaç aylık iken ilk kelimesi "Gıııı" olmuştu. Birşeyden hoşlanınca, keyiflenince hemen "Gıııı" diyordu. Sonra güzelim "Gııı" kayboldu, yerini başka kelimeler (sesler) almaya başladı. Gile gile, yookk, buuu, babba, anenee, ceeeee.. gibi.

"Gile gile" en güzel telaffuz ettiği kelime. Hep birlikte bir yere giderken veya o beni sabahları işe uğurlarken, bazen evin içinde birisi bir başka odaya giderken bile kullanıyor. Zaten bir lafın içerisinde gitmek, gidiyorum, gidelim kelimeleri geçtiği anda Şaniko hemen elini sallamaya ve "Gilee gileee" demeye başlıyor.

"Yookk" kelimesi yemek yemesi için türlü numaralar yaparken kendiliğinden ortaya çıktı. Küçük bir oyuncağı karton kutunun içerisine saklıyoruz. "Nerdee? yok" diyoruz sonra kutuyu çevirince oyuncak düşüyor, "işte burdaymışşş" deyip sevinip, alkışlıyoruz. Tabi bu karambolde bir kaşık mama ağzına tıkılmış oluyor. Bir sonraki David Copperfield'i biz yetiştiriyoruz. Artık kutunun içine oyuncağı kendi koyuyor, gayet inandırıcı bir surat ifadesi ile ellerini açarak "yokkk !!!" diyor, sonra da kutuyu çevirip, oyuncağı ortaya çıkarıp "hehehehe" diye gülüyor ve alkışlıyor sıpam.

Resimli hikaye kitaplarımızın sayfalarını çeviriyoruz, yemek yerken. Annesinin kaşık tutmayan elinin işaret parmağını alıp tek tek resimlerdekilerin üzerine getiriyor ve soruyor "Buuuu???" diye. Annesi sıkılmadan tek tek söylüyor. Maymun, balık, kedi, kayık, ağaç, calliou, kırmızı t-shirt, portakal vb. Bizimki Buuu'nun çok kullanışlı bir kelime olduğunu farketti. Parmağı ile bir yerleri işaret edip "Buuu" diye soruyor veya bir şey istiyor. Su da "Buuuu" ona göre. Kendi bardağından su içmek istediğinde giderek artan bir ses tonuyla bozuk plak gibi "Buuuuu" diyor. Ta ki siz verene kadar.

En sevdiğim kelime tartışmaya mahal vermeyecek şekilde, tabiki "Babba". Bunu gayet kısık bir sesle ve özenerek söylüyor. Öyle bağırarak babaaaaa demiyor. Sakince "bab-ba" diyor. İçinin yağları erimek deyimini bilirdim de, ne demek olduğunu bilmezmişim meğer. Oğlum bana her "bab-ba" dediğinde, içimden birşeyler akıp gidiyor resmen.

Kitabın arkasına saklanıp ortaya çıkmak, kapıdan kafayı uzatıp tekrar saklanmak bunlar hep "ceeee". Çok keyif alıyor, kahkahalarla gülüyor buna. Geçen gün de güneş gözlüğü takıp çıkarıp kendi kendine aynada "ceeee" yapıyormuş.

Ağzını eliyle kapatıp açıp, kızılderliler gibi, "la-la-la-la" yapmayı da beceriyor. Ve kendi kendine çok gülüyor.

Bu arada, her denileni kesinlikle anlıyor. Söylediğiniz şeylere gösterdiği reaksiyondan sizi anladığını farkediyorsunuz. Şimdilik yürümeyi gerekmedikçe düşünmüyor. Emeklemek konusunda profesyonelleştiği için, çok hızlı bir şekilde emekleyip gidebiliyor. O nedenle yürümek ona hantal ve yavaş geliyor mudur nedir pek tercih etmiyor. Aslında yürürüm ama, şimdi kim yürüyecek havalarında.

Büyükler, oğlanın birden bire konuşmaya başlayacağını ve yürümeye başlayacağını düşünüyorlar. Bakalım gelişmeleri an be an olmasa da, her hafta mümkün mertebe buradan paylaşmaya devam edeceğim.

Thursday, February 23, 2012

Saykodan masallar


Şan birkaç gecedir uyumamak için resmen direniyor. İki saatlik bir mücadelenin sonunda kolumuzda sallayarak zar zor uyutuyoruz. Dün gece "Bu ne yahu!!! Bu çocuğun yatağa konunca kendi başına uyuması gerekiyor!!!" diye kafamız attı. Çocuğun yatağın içinde bir sağa bir sola gidip gelip, beni kucağınıza alın sızlanmalarına dayanamayınca aklıma oğlana masal okumak geldi. Birkaç ay önce oğlana okuruz diye aldığımız "Uykudan önce Grimm Masalları" diye bir kitap vardı, hemen gidip onu aldım.

Kitabın hem kapağı hem içi resimli, içinde 25-30 masal var. Çoğu bilindik. Pamuk prenses, külkedisi, kırmızı başlıklı kız, fareli köyün kavalcısı vs. Hemen ilk masalı hevesle okumaya başladım.
Pamuk prenses. Klasik hikaye. Herşey olması gerektiği gibi başladı, ama masalın bazı yerleri, en azından benim bildiğim versiyondan biraz farklı idi. Mesela yakışıklı Prens, pammık prensesi cam tabutun içinde görünce direkt pazarlığa başlıyordu.Aynen masalda olanı yazıyorum:
...
Prens camdan tabutun içinde Pamuk Prenses'i görünce çok etkilenmiş.
Cüceye:
"Bu tabutu bana verirseniz, karşılığında ne isterseniz size veririm" demiş.
Cüce:
"Biz onu satmayız!" demiş.  (onun yerine "Napıcan, manyak mısın?" deseymiş keşke)
Prens:
"Öyleyse hediye edin" demiş.  (satmıyorsanız hediye edin nedir yahu?)
Cüce bu kararı tek başına veremeyeceğini, arkadaşlarına danışması gerektiğini söyleyerek onların gelmesini beklemişler. Cüceler gelince durumu anlatmışlar.
Yedi cüceler, bu iyi kalpli delikanlıya acımışlar ve izin vermişler.   (bu cüceler adam olmaz..)
Prens adamlarını çağırtıp tabutu kaldırırken biri taşa takılınca tabut ellerinden düşmüş. Pamuk Prenses tabutun içinden fırlamış. Fırlar fırlamaz boğazına takılmış olan zehirli elma parçası pat diye ağzından düşmüş.
Kendine gelen Pamuk Prenses doğrulmuş ve nerede olduğunu anlamadan gözünü açmış, yakışıklı Prens'i karşısında görmüş. (Yahu bu yakışıklı prensin gayet romantik bir şekilde yamık prensesi öpmesi gerekmiyor muydu? En azından benim bildiğim versiyonu öyleydi. Ulan sapıklık bende mi acaba?)
...
Bunlar çok önemli değil. Asıl bomba masalın sonunda.
Kötü kraliçeye verilen cezayı duyunca okuduklarınıza inanamayacaksınız.
...
Kötü kalpli kraliçe önce düğüne gitmek istememiş, fakat huzursuz olmuştu, oraya gitmesi ve genç kraliçeyi görmesi gerekiyordu. İçeri girdiğinde Pamuk Prenses'i tanımıştı, korkudan ve şaşkınlıktan oracıkta kalakalmış ve hiç kımıldayamamıştı. Fakat çoktan demir ayakkabılar, kömür ateşinin üzerine konulmuş, kızartılıp maşalarla içeriye taşınmış ve önüne bırakılmıştı. Kraliçe ceza olarak kırmızı, kor halindeki ayakkabıları giymek ve ölüp yere düşene dek dans etmek zorunda bırakılmıştı.
...

Hobaaaa...Yuuuhh... Bu nasıl bir sapık hayal gücüdür, nasıl bir zihin çocuklara yazılmış masal kitabında böyle bir ceza (işkence) tarifi yazabilir. Hadi tahtası eksik birisi bunu yazdı, bu kitabı basmadan önce hiç okuyan editör vs. olmadı mı? Abi bu biraz ağır (!) kaçmış, çocuklara bu okunmaz diyen olmadı mı. Bu masallar çocuklar için olmamış ki... Nasıl South Park büyüklere çizgi film ise, bu da büyüklere masallar. CSI, Bones seyredeceğine bunu oku.

Masalın sonundaki bu iki cümleyi okuyunca anında bu paçavrayı ortadan kaldırdım. Çantama attım sırf size bunları yazabilmek için. Ama ilk işim bu kitabı ait olduğu yere, yani çöpe, göndermek olacak. Diğer masalları bile okumaya tahammülüm yok. Kimbilir onlarda neler vardır... Kor halindeki demir ayakkabıları giyip, ölene kadar dans etmek zorunda bırakılmak mı?   Ufff... Hele hain kurdun, kırmızı başlıklı kıza neler yapabileceğini tahmin edebiliyor musunuz?  Muhtemelen Testere filminde bile böyle sahneler göremezsiniz. Aman diyim...

Monday, February 20, 2012

İlaçla/ilaçsız dört haftada geçiyor...

Ailecek bu yılki hastalık kotamızı doldurduğumuzu düşünüyorum. Eve bir şekilde giren grip virüsü sırayla hepimizi dolandıktan sonra, hızını alamayıp bir de, ikinci zafer turunu attı. Evin içerisindeki herkes en az iki defa yorgan döşek hasta oldu. Tam da, ulan oh be kurtuldum derken, bu ikinci dalgayı yiyince, tam anlamıyla moral olarak çöktük. Evin içi ecza deposu gibi oldu. Tek muhabbetimiz hastalık oldu.

Nasıl oldun hayatım? Düne göre daha iyisin sanki. Dün "höark" diye öksürüyordun, bugün daha çok "hırrk" şeklinde hırıldıyorsun.. Sanki daha bir iyi gibi.
Yok canım nerdee, o senin güzelliğin.. Valla her tarafım kırılıyor, kafamı zor kaldırıyorum.
Sen ilacını aldın mı bakem? Sakın aç karnına alma bak. Ateşin var mı? Dur bakayım. Aaa bak bana göre soğuksun.
Bir de burdan bak..
Aaa burası daha sıcak..
Sen daha soğuksun ondan.. Yok oradan ölçülmez ateş akıllım.. Dur dereceyi
getireyim.. Bakalım kimin ne kadar ateşi var? 
Tam olarak en uzağa kim şeyedecek durumu..

Bu seneki hastalık da bir acayip. hiçbir ilaç fayda etmiyor. Ben 39 yıllık ömrümde grip için ilk defa doktora gittim, oğlanı da iki defa götürdük. Ama keşke gitmez olaydım. Dayadılar antibiyotikleri, damlaları, beş çeşit ilaç ile çıktım eczaneden.Bir torba dolusu ilaç. Hepsinin kutusu delik deşik. Şu ilaç kutusunu elişi dersinde gibi kesip biçip kevgire çevirmelerine sinir oluyorum. İlaçların hepsini harfi harfine kulandım ama ne fayda. Plasebo etkisi haricinde  bir gıdım fayda görmedim içtiklerimden. Bu kadar ilaca mideyi de mahvettik tabi ki. En sonunda midemin ve bağışıklık sistemin hayrına ilaçları kestim kafama göre. O günden beri çok iyiyim.

Hadi beni boşver de, hap kadar çocuğu da grip için doktora götürdük. Kan tahlili istediler. Adam zaten kuş kadar, ondan bir tüp kan almak ne kadar zor, aman Allahım. Çocuğa resmen işkence ediyoruz. 20 dakika boyunca başında beş kişi, kimi kolundan, kimi bacağından, kimi gövdesinden tutuyor. Kimi koluna bastırır hareket etmesin diye, hemşire kan alıcam diye çocuğun kolunda damar arar durur, resmen içeride geziyor iğne ile. Oğlan kıpkırmızı, ağlamaktan sesi kısılmış, bir durun, biz ne yapıyoruz arkadaşlar? Sinirlenip, beceriksiz hemşireyi ve çocuğa işkence yapanları omuz atıp kenara savurmamak için kendimi zor tutuyorum.  Sanıyorum benim yüzümün halini gördüklerinden yapabileceklerimi tahmin edip, bir şekilde olay mahallinden uzaklaştırıyorlar.
Oğlanın ağlaması taa koridorun öteki yanından duyuluyor. Bana istediklerini yapsınlar da, minnacık çocuk böyle perişan olunca elim ayağım boşalıyor resmen. Bir de anlamı olsa keşke yaptıklarının. Haa sonunda ne oldu, bunca eziyetten sonra, alınan tahlil neticesi tabiki normal. Kan değerleri normal. Ya olmasaydı diyorlar bir de. Bilmemiz gerekiyordu.
Ya doktorum civanım, ben bu çocuğun babasıyım. Çocuğumun grip olduğunu zaten biliyorum. Evdeki herkes hasta zaten. Burnu tıkalı, ateşi var, bademcikleri şişmiş, yutkunamıyor. Ne olduğu belli işte. Sen yaz ilacını işte. Kan sayımı ile acaba ne bulacaklarını düşünüyorlar. Verdikleri ilaçlar da zaten bir halta yaramıyor. Bu olmadı dedikçe bize yeni ilaç yazıyorlar. Bir de bunu deneyin diye. Herşey bu kadar mekanik olacak ise, doktora da ihtiyaç yok bence. Kimsenin hasta ile ilgilendiği yok zaten. Piyasadaki ilaçlar belli.  Hapşırsan da öksürsen de aynı ilacı yazıyorlar. Olmayınca aynı işi yapan başka ilacı yazıyorlar.

En güzeli bir seçim kartı yapsınlar. Üzerinde sorular olsun. Evet veya Hayır seçenekleri ile bizi başka sorulara yönlendirsin.
Öksürük var mı? Evet.
Burnun akıyor mu? Evet.
Peki çok mu akıyor, az mı akıyor? Az akıyor.
En sonunda da tedavi. Antibiyotik için... Anneniz çorba yapsın.. Vitamin alın.. Anneniz öpsün de geçsin..

Sonuçta oğlana da bir reçete dolusu (hatta reçete yetmedi de, yan tarafa boşluklara da ilaç isimleri yazdılar !)
ilaç veriliyor. Elimizde kaşıklar, dayıyoruz şurupları, burnuna fıs fıslar, artık aklınıza ne gelirse. Bir elimizde ateş ölçer, onunda gittik mecburen temassız olanını aldık. Çocuk hastayken çok basit bir ateş ölçme işlemi bile büyük sorun olabiliyor. Çocuğun haberi olmadan vücüduna tabanca gibi tutuyoruz aleti, basıyoruz bir tuşa hop ekranda beliriyor anında 38.7 Aha.. Dayıyoruz ateş düşüren şurubu. 30-45dk. sonra bir daha ölçüyoruz. 36.8 Ohhh. Çocuk uyuyor biz de müsait bir yere bayılıyoruz.

Grip ilaçla 7 günde, ilaçsız 7 günde geçiyor diye bir laf varya aynen o hesap. Bu sefer süre daha uzun oldu ama, kafadan 3,5-4 hafta sürdü. Üstelik tam olarak geçti de diyemem. Benim orta kulağa kadar ilerlemiş. Duymamaya da başladım. Sinir bozucu bir kulak ağrısı ve duymama problemi bıraktı geriye. Ancak inatla artık daha fazla antibiyotik içmeyeceğim. Yetti gayri.
Bu sıralar iş seyahati nedeniyle uçak yolculuğu yapmamak için ekstra gayret gösteriyorum, zira bu orta kulak iç basıncı ile uçakta başıma geleceklerden tırsıyorum. Yıllar öncesinde bir Adana uçağında kulağımdaki acıdan kıvrandığımı çok net hatırlıyorum. Sanki birisi kulağınızın içerisindeki demir bilyeye elindeki çekiple vuruyor gibiydi. Tınnnn... tınnnn.... tınnnn..... civuyyykkkkk.... Kazıklı yol çalışmasının kulağınızın içinde yapıldığını düşünün.  Oyyyoyyoyyyy...

Artık dersini almışsındır, seneye sonbaharda gidip efendi gibi grip aşını olursun diyenler varsa, cevabım "Hadi ordan" olur..Birkaç yıl önce, şirketteki arkadaşların gazına gidip grip aşısı olmuştum. Hayatımda hiç bir zaman bu kadar çok hasta olmamıştım. Resmen yattığım yataktan kolumu bırak, parmağımı bile kaldıramadım.  Birisi beni bir çuvala koymuş, odunla dövmüş, bütün kemiklerimi kırmış gibi hissediyordum. O seneki grip aşısı biraz fazla kuvvetli olmuş diye bir laf çıkmıştı. Herkes böyle kötü hasta olmuş. Aman uzak olsun, bir daha asla grip aşısı olmam. Ben hayatımda böyle kötü grip olmamıştım.

Neyse, biz bir şekilde hasta olduk ve uzun süre sonra iyileştik ve umuyoruz ki, bu sene grip ile ilgili
jübilemizi yaptık efenim. Darısı diğer hasta olanların başına... Herkese geçmiş olsun..

Thursday, February 16, 2012

BabyTV ve detone kız


Şaniko TV seyretmeye başladığından beri evde tek kanallı günlere geri döndük. Bizim televizyon sadece tek bir kanal çekiyor artık, o da Baby TV. 

0-3 yaş arası çocuklar için hazırlanmış, içinde çizgi filmler, animasyonlar, hayvanlar, başka bebekler olan sürekli bir yayın. Anne baba olanlarınız zaten çok iyi bilir. Bilmeyenler için ise bu bilinmeyen dünyanın kahramanlarını anlatayım istedim.

O uyanık olduğu sürece, hele de televizyonun civarlarındaysak mutlaka BabyTV açılır.
Hap kadar çocuğa televizyon seyrettirilir mi? Neden alıştırıyorsunuz, bıy bıy bıy diyebilirsiniz.
Kaldı ki aile içindeki büyüklerden bunu işitmişliğimiz vardır. Yahu gıcık mısınız nesiniz?
En büyük sebebi tabi ki kolaya kaçmak. Açıyorsunuz bebek televizyonunu çocuk ekrana zınk diye takılıyor paralize oluyor. Siz de nefes alacak zaman buluyorsunuz. Ohhh bee. Sürekli hareket eden, bir sağa bir sola dönen, eline bir umutla tutuşturduğunuz oyuncaktan saniyeler içerisinde sıkılan çocuk, televizyonda kendi kanalı açıldığı anda dünya ile ilişkisini kesip, ekrana yapışıyor. Mucize gibi birşey bu. Emziği neden kullanıyorsak, BabyTV'de işte aynı sebepten izlettiriyoruz. Başka kanala geçildiği anda kafayı çevirip ortalığı birbirine katma moduna geri dönüyor. Sevmediği bir kahraman çıktığında da, aynı şekilde 1-2 sn. içerisinde kıçını dönüp başka birşeyler ile meşgul oluyor.

Siz tabi ki, sadık bir izleyici olarak bütün kahramanları tanıyorsunuz. Tüm çizgi filmlerin müziklerini ve şarkıları ezbere söylüyorsunuz.  
  • Annecim annecim sakın bize kızma. Biraz gürültülü oyun oynuyorduk. Annecim annecim sakın bize kızma. Çünkü çocuklar böyle oynar.
  • Bugün benim doğum günüm. Bugün benim doğum günüm. Bütün bir yıl bugünü bekledim. İşte şimdi geldi.
  • vrak vrak.. yeşil kurbağa düştü yola. vrak vrak.. küçük yeşil kurbaaaaa... vrak vrak.. yeşil kurbağa düştü yola. Ve gözleri oynar oynk oynk...
  • Koyun yanına gidiyorum ben, eve dönmeye cesaretim yok. Çünkü dönersem, annem diyecek ki. el arabasında bir ejderha gördün mü koyun yanında.
  • 3 küçük çocuk çitin üstünde oturuyorlar.
Ve diğer onlarcası... Sabahtan akşama aynı şeyler döndürülüp döndürülüp yeniden yayınlanır. Gerekçesi de hazır, bebekler için tekrar çok gerekliymiş. Peki bu programları bebekler ile birlikte seyretmek zorunda kalan anne babaların akıl sağlığını niye kimse düşünmüyor. Bebeklerde istenen tepki çok geçmeden babalarda meydana geliyor.
İş yerinde masanızda çalışırken veya öğle arasında yemek kuyruğunda sesli olarak "bir kara tavuk, yumurtası beyaz, nehrin kenarında yemek aranıyor, bir kara çocuk, dişleri beyaz, gülünce beni de güldürüyor." diye şarkıyı mırıldandığınızı farkediyorsunuz. Bunlar beyninize öylesine işlenmiş oluyor ki, ulan ben napıyorum, bari başka bir şarkı mırıldanayım dediğinizde aklınıza bunlardan başkası gelmiyor.

Bir de bahsetmeden geçemeyeceğim, Baby TV'nin bazı şarkılarını seslendiren bir kızımız var. Aman şarkıları her zaman profesyonel şarkıcılar söylemesin, bazı şarkıları da daha normal sesli birisi hatta bir çocuk söylesin diye düşünülmüş. İngilizcesi de aynen böyle. Bir çocuk veya, kendine çocuk süsü veren bir kadın söylüyor şarkıları. Ama en azından ortada bir melodi var. Doğru notalar ile söylüyorlar. Ancak bizim versiyondaki kızın sesi berbat. Kız şarkı söylemeyi beceremiyor. Arkada geri vokal olarak bir başkasının sesi var. Arkadakinin doğru notalarda söylediğini farkediyorsunuz. Ancak bu önceki salak şarkıyı resmen katlediyor.Kanalın sahibinin kızı mıdır nedir? Torpilli herhalde. Buna neden tahammül ediyorlar, bize neden acımıyorlar, ben bu şapşalın sesine katlanmak zorunda mıyım? Ya da, en azından kıza bir kaç ders aldırsalar da, biz rahat etsek.

Defalarca seyrettiğiniz çizgi film ve şarkıları tekrar tekrar izliyorsunuz. O kadar sıkıcı ki..  Bir kaç defa kucağımda Şan otururken koltukta uyuyakaldığım oldu. İki yanımda birer kedi. Muhtemelen ayağımın üstünde bir başka kedi. Kucağımda da Şaniko.

Nihayet eşim Şan'ı yatırmak için almaya geliyor, Şanikom annesinin kucağında bana elini sallayıp "aydiigilgile" yapıyor. Bir de elini başına götürüp "Eee.eee.." işareti çakıyor. Yüzünüzde kocaman bir gülümseme... Kalbinizden sıcak bir şeyler akıyor.. Ve final... Dünya tatlısı uyumaya gitti..
Ondan sonra televizyonda maç bulacağım diye kanal kanal gezmeye başlıyorum... Kimin maçı vardı lan bu akşam? Yoksa American Idol'a mı baksam?  Home TV'de yemek mi seyretsem?  Veya Anthony Bourdain? Hadi ordan...  Film bulur muyum acep?

Wednesday, February 15, 2012

Merhaba.. ilk yazı heyecanı.. kem küm..


Ulan şaka maka blog yazmaya başladım, iyi mi?  Eeee, naapsak şimdi?..

Acaba bu ilk yazımda neden bahsetsem diye düşünürken, aklıma ilk gelen yukarıdaki resmi koymak oldu. Oğlum Şan'ın minik ayakları eşimin elleri arasında.. eleman henüz 5 günlük iken..
Hayatın kilometre taşları diyebileceğimiz nadir anlarından birisi..
Hayatınızda bir sonraki aşamaya geçip, onun öncesinde nasıl yaşadığınızı bile hatırlamakta zorlandığınız bir an.

Nasıl evlendikten sonra iki kafalı dört bacaklı "biz" canavarına dönüştüyseniz.
Çocuğunuz olduktan sonra da "ebeveyn" canavarına dönüşüyorsunuz.
Uykusuz geceler, endişeler, sevinçler, biberonlar, alkışlar, gülücükler, oyuncaklar, şuruplar, boklu bezler, tavsiyeler, minik kıyafetler, yorgunluklar, emzikler, şaşkınlıklar, bol gürültü ve patırtı ile geçecek bu yeni düzene ister istemez alışıyorsunuz. Sanki hep böyle yaşamışsınız gibi..

Doğrusu bunları, daha sonra geri dönüp okumak için yazacağım. Zira herşeyi çok çabuk unutuyorum. En azından unutmak istemediklerimi bu şekilde kaydetmiş olmak için yazacağım.
Eğer bir şekilde bunları okuyan başkaları da olursa, onlar ile paylaşmaktan da keyif alacağım.
Sanal manal da olsa birileri ile bu şekilde iletişirim diye yazacağım.

Sonunda ne çıkacağını hiç bilmiyorum. O yüzden ne kendimi ne de sizi şöyle süper olacak var ya böyle muhteşem olacak diye gaza getirmeye niyetim yok.

Ne yalan diyeyim sevgili blog, işte fırsat buldukça sana birşeyler yazacağımdır.. Hadi bakalım..