Wednesday, February 29, 2012
Bab-ba
Bu blogu zaman zaman günlük haberler ile ilgili fikirlerimi paylaşmak için de kullanacağım elbette. Ama asıl amacım, oğlum gözümün önünde inanılmaz bir hız ile büyürken, onunla ilgili gözlemlerimi kaydetmek ve ileride bunları okuyup kolayca hatırlamak. Doğduğunda ne kadar küçük olduğunu, nasıl uyuduğunu, nasıi yemek yediğini, neler yaptığını unutmaya başladık bile. Dün akşam, geçen sene gittiğimiz tatilde Şan'ın hallerini hatırlamaya çalışıyorduk eşimle.
Bu sıralar akşamları resmen iple çekiyorum, eve koşarak gidiyorum ki, oğlumu hemen göreyim. Sıpam bir tatlı oldu, şimdilerde eliyle öpücük göndermeye de başladı. Tadından yenmiyor velet. Aman maşallah diyeyim. Çevremizdekiler, hele bir konuşmaya başlasın, o zaman daha da tatlı olacak diyorlar.Bundan tatlısı nasıl olur göreceğiz inşallah.
Daha önce yazmıştım, akşamları birlikte BabyTV seyrediyoruz. Adamda resmen mizah anlayışı var. Orası kesin. Ekranda absürd bir durum olduğunda, bazen kıkırdayarak, bazen de kahkahalar ile gülüyor. Bizimki biraz büyüdü sanki, eskiden sevdiği kahramanları seyretmez oldu. Şu sıralar en favori kahramanları Bugs Bunny ve Miki Fare.
Şan'ın kelime dağarcığı da giderek artıyor. Henüz birkaç aylık iken ilk kelimesi "Gıııı" olmuştu. Birşeyden hoşlanınca, keyiflenince hemen "Gıııı" diyordu. Sonra güzelim "Gııı" kayboldu, yerini başka kelimeler (sesler) almaya başladı. Gile gile, yookk, buuu, babba, anenee, ceeeee.. gibi.
"Gile gile" en güzel telaffuz ettiği kelime. Hep birlikte bir yere giderken veya o beni sabahları işe uğurlarken, bazen evin içinde birisi bir başka odaya giderken bile kullanıyor. Zaten bir lafın içerisinde gitmek, gidiyorum, gidelim kelimeleri geçtiği anda Şaniko hemen elini sallamaya ve "Gilee gileee" demeye başlıyor.
"Yookk" kelimesi yemek yemesi için türlü numaralar yaparken kendiliğinden ortaya çıktı. Küçük bir oyuncağı karton kutunun içerisine saklıyoruz. "Nerdee? yok" diyoruz sonra kutuyu çevirince oyuncak düşüyor, "işte burdaymışşş" deyip sevinip, alkışlıyoruz. Tabi bu karambolde bir kaşık mama ağzına tıkılmış oluyor. Bir sonraki David Copperfield'i biz yetiştiriyoruz. Artık kutunun içine oyuncağı kendi koyuyor, gayet inandırıcı bir surat ifadesi ile ellerini açarak "yokkk !!!" diyor, sonra da kutuyu çevirip, oyuncağı ortaya çıkarıp "hehehehe" diye gülüyor ve alkışlıyor sıpam.
Resimli hikaye kitaplarımızın sayfalarını çeviriyoruz, yemek yerken. Annesinin kaşık tutmayan elinin işaret parmağını alıp tek tek resimlerdekilerin üzerine getiriyor ve soruyor "Buuuu???" diye. Annesi sıkılmadan tek tek söylüyor. Maymun, balık, kedi, kayık, ağaç, calliou, kırmızı t-shirt, portakal vb. Bizimki Buuu'nun çok kullanışlı bir kelime olduğunu farketti. Parmağı ile bir yerleri işaret edip "Buuu" diye soruyor veya bir şey istiyor. Su da "Buuuu" ona göre. Kendi bardağından su içmek istediğinde giderek artan bir ses tonuyla bozuk plak gibi "Buuuuu" diyor. Ta ki siz verene kadar.
En sevdiğim kelime tartışmaya mahal vermeyecek şekilde, tabiki "Babba". Bunu gayet kısık bir sesle ve özenerek söylüyor. Öyle bağırarak babaaaaa demiyor. Sakince "bab-ba" diyor. İçinin yağları erimek deyimini bilirdim de, ne demek olduğunu bilmezmişim meğer. Oğlum bana her "bab-ba" dediğinde, içimden birşeyler akıp gidiyor resmen.
Kitabın arkasına saklanıp ortaya çıkmak, kapıdan kafayı uzatıp tekrar saklanmak bunlar hep "ceeee". Çok keyif alıyor, kahkahalarla gülüyor buna. Geçen gün de güneş gözlüğü takıp çıkarıp kendi kendine aynada "ceeee" yapıyormuş.
Ağzını eliyle kapatıp açıp, kızılderliler gibi, "la-la-la-la" yapmayı da beceriyor. Ve kendi kendine çok gülüyor.
Bu arada, her denileni kesinlikle anlıyor. Söylediğiniz şeylere gösterdiği reaksiyondan sizi anladığını farkediyorsunuz. Şimdilik yürümeyi gerekmedikçe düşünmüyor. Emeklemek konusunda profesyonelleştiği için, çok hızlı bir şekilde emekleyip gidebiliyor. O nedenle yürümek ona hantal ve yavaş geliyor mudur nedir pek tercih etmiyor. Aslında yürürüm ama, şimdi kim yürüyecek havalarında.
Büyükler, oğlanın birden bire konuşmaya başlayacağını ve yürümeye başlayacağını düşünüyorlar. Bakalım gelişmeleri an be an olmasa da, her hafta mümkün mertebe buradan paylaşmaya devam edeceğim.
Thursday, February 23, 2012
Saykodan masallar
Şan birkaç gecedir uyumamak için resmen direniyor. İki saatlik bir mücadelenin sonunda kolumuzda sallayarak zar zor uyutuyoruz. Dün gece "Bu ne yahu!!! Bu çocuğun yatağa konunca kendi başına uyuması gerekiyor!!!" diye kafamız attı. Çocuğun yatağın içinde bir sağa bir sola gidip gelip, beni kucağınıza alın sızlanmalarına dayanamayınca aklıma oğlana masal okumak geldi. Birkaç ay önce oğlana okuruz diye aldığımız "Uykudan önce Grimm Masalları" diye bir kitap vardı, hemen gidip onu aldım.
Kitabın hem kapağı hem içi resimli, içinde 25-30 masal var. Çoğu bilindik. Pamuk prenses, külkedisi, kırmızı başlıklı kız, fareli köyün kavalcısı vs. Hemen ilk masalı hevesle okumaya başladım.
Pamuk prenses. Klasik hikaye. Herşey olması gerektiği gibi başladı, ama masalın bazı yerleri, en azından benim bildiğim versiyondan biraz farklı idi. Mesela yakışıklı Prens, pammık prensesi cam tabutun içinde görünce direkt pazarlığa başlıyordu.Aynen masalda olanı yazıyorum:
...
Prens camdan tabutun içinde Pamuk Prenses'i görünce çok etkilenmiş.
Cüceye:
"Bu tabutu bana verirseniz, karşılığında ne isterseniz size veririm" demiş.
Cüce:
"Biz onu satmayız!" demiş. (onun yerine "Napıcan, manyak mısın?" deseymiş keşke)
Prens:
"Öyleyse hediye edin" demiş. (satmıyorsanız hediye edin nedir yahu?)
Cüce bu kararı tek başına veremeyeceğini, arkadaşlarına danışması gerektiğini söyleyerek onların gelmesini beklemişler. Cüceler gelince durumu anlatmışlar.
Yedi cüceler, bu iyi kalpli delikanlıya acımışlar ve izin vermişler. (bu cüceler adam olmaz..)
Prens adamlarını çağırtıp tabutu kaldırırken biri taşa takılınca tabut ellerinden düşmüş. Pamuk Prenses tabutun içinden fırlamış. Fırlar fırlamaz boğazına takılmış olan zehirli elma parçası pat diye ağzından düşmüş.
Kendine gelen Pamuk Prenses doğrulmuş ve nerede olduğunu anlamadan gözünü açmış, yakışıklı Prens'i karşısında görmüş. (Yahu bu yakışıklı prensin gayet romantik bir şekilde yamık prensesi öpmesi gerekmiyor muydu? En azından benim bildiğim versiyonu öyleydi. Ulan sapıklık bende mi acaba?)
...
Bunlar çok önemli değil. Asıl bomba masalın sonunda.
Kötü kraliçeye verilen cezayı duyunca okuduklarınıza inanamayacaksınız.
...
Kötü kalpli kraliçe önce düğüne gitmek istememiş, fakat huzursuz olmuştu, oraya gitmesi ve genç kraliçeyi görmesi gerekiyordu. İçeri girdiğinde Pamuk Prenses'i tanımıştı, korkudan ve şaşkınlıktan oracıkta kalakalmış ve hiç kımıldayamamıştı. Fakat çoktan demir ayakkabılar, kömür ateşinin üzerine konulmuş, kızartılıp maşalarla içeriye taşınmış ve önüne bırakılmıştı. Kraliçe ceza olarak kırmızı, kor halindeki ayakkabıları giymek ve ölüp yere düşene dek dans etmek zorunda bırakılmıştı.
...
Hobaaaa...Yuuuhh... Bu nasıl bir sapık hayal gücüdür, nasıl bir zihin çocuklara yazılmış masal kitabında böyle bir ceza (işkence) tarifi yazabilir. Hadi tahtası eksik birisi bunu yazdı, bu kitabı basmadan önce hiç okuyan editör vs. olmadı mı? Abi bu biraz ağır (!) kaçmış, çocuklara bu okunmaz diyen olmadı mı. Bu masallar çocuklar için olmamış ki... Nasıl South Park büyüklere çizgi film ise, bu da büyüklere masallar. CSI, Bones seyredeceğine bunu oku.
Masalın sonundaki bu iki cümleyi okuyunca anında bu paçavrayı ortadan kaldırdım. Çantama attım sırf size bunları yazabilmek için. Ama ilk işim bu kitabı ait olduğu yere, yani çöpe, göndermek olacak. Diğer masalları bile okumaya tahammülüm yok. Kimbilir onlarda neler vardır... Kor halindeki demir ayakkabıları giyip, ölene kadar dans etmek zorunda bırakılmak mı? Ufff... Hele hain kurdun, kırmızı başlıklı kıza neler yapabileceğini tahmin edebiliyor musunuz? Muhtemelen Testere filminde bile böyle sahneler göremezsiniz. Aman diyim...
Monday, February 20, 2012
İlaçla/ilaçsız dört haftada geçiyor...
Ailecek bu yılki hastalık kotamızı doldurduğumuzu düşünüyorum. Eve bir şekilde giren grip virüsü sırayla hepimizi dolandıktan sonra, hızını alamayıp bir de, ikinci zafer turunu attı. Evin içerisindeki herkes en az iki defa yorgan döşek hasta oldu. Tam da, ulan oh be kurtuldum derken, bu ikinci dalgayı yiyince, tam anlamıyla moral olarak çöktük. Evin içi ecza deposu gibi oldu. Tek muhabbetimiz hastalık oldu.
Nasıl oldun hayatım? Düne göre daha iyisin sanki. Dün "höark" diye öksürüyordun, bugün daha çok "hırrk" şeklinde hırıldıyorsun.. Sanki daha bir iyi gibi.
Yok canım nerdee, o senin güzelliğin.. Valla her tarafım kırılıyor, kafamı zor kaldırıyorum.
Sen ilacını aldın mı bakem? Sakın aç karnına alma bak. Ateşin var mı? Dur bakayım. Aaa bak bana göre soğuksun.
Bir de burdan bak..
Aaa burası daha sıcak..
Sen daha soğuksun ondan.. Yok oradan ölçülmez ateş akıllım.. Dur dereceyi
getireyim.. Bakalım kimin ne kadar ateşi var?
Tam olarak en uzağa kim şeyedecek durumu..
Bu seneki hastalık da bir acayip. hiçbir ilaç fayda etmiyor. Ben 39 yıllık ömrümde grip için ilk defa doktora gittim, oğlanı da iki defa götürdük. Ama keşke gitmez olaydım. Dayadılar antibiyotikleri, damlaları, beş çeşit ilaç ile çıktım eczaneden.Bir torba dolusu ilaç. Hepsinin kutusu delik deşik. Şu ilaç kutusunu elişi dersinde gibi kesip biçip kevgire çevirmelerine sinir oluyorum. İlaçların hepsini harfi harfine kulandım ama ne fayda. Plasebo etkisi haricinde bir gıdım fayda görmedim içtiklerimden. Bu kadar ilaca mideyi de mahvettik tabi ki. En sonunda midemin ve bağışıklık sistemin hayrına ilaçları kestim kafama göre. O günden beri çok iyiyim.
Hadi beni boşver de, hap kadar çocuğu da grip için doktora götürdük. Kan tahlili istediler. Adam zaten kuş kadar, ondan bir tüp kan almak ne kadar zor, aman Allahım. Çocuğa resmen işkence ediyoruz. 20 dakika boyunca başında beş kişi, kimi kolundan, kimi bacağından, kimi gövdesinden tutuyor. Kimi koluna bastırır hareket etmesin diye, hemşire kan alıcam diye çocuğun kolunda damar arar durur, resmen içeride geziyor iğne ile. Oğlan kıpkırmızı, ağlamaktan sesi kısılmış, bir durun, biz ne yapıyoruz arkadaşlar? Sinirlenip, beceriksiz hemşireyi ve çocuğa işkence yapanları omuz atıp kenara savurmamak için kendimi zor tutuyorum. Sanıyorum benim yüzümün halini gördüklerinden yapabileceklerimi tahmin edip, bir şekilde olay mahallinden uzaklaştırıyorlar.
Oğlanın ağlaması taa koridorun öteki yanından duyuluyor. Bana istediklerini yapsınlar da, minnacık çocuk böyle perişan olunca elim ayağım boşalıyor resmen. Bir de anlamı olsa keşke yaptıklarının. Haa sonunda ne oldu, bunca eziyetten sonra, alınan tahlil neticesi tabiki normal. Kan değerleri normal. Ya olmasaydı diyorlar bir de. Bilmemiz gerekiyordu.
Ya doktorum civanım, ben bu çocuğun babasıyım. Çocuğumun grip olduğunu zaten biliyorum. Evdeki herkes hasta zaten. Burnu tıkalı, ateşi var, bademcikleri şişmiş, yutkunamıyor. Ne olduğu belli işte. Sen yaz ilacını işte. Kan sayımı ile acaba ne bulacaklarını düşünüyorlar. Verdikleri ilaçlar da zaten bir halta yaramıyor. Bu olmadı dedikçe bize yeni ilaç yazıyorlar. Bir de bunu deneyin diye. Herşey bu kadar mekanik olacak ise, doktora da ihtiyaç yok bence. Kimsenin hasta ile ilgilendiği yok zaten. Piyasadaki ilaçlar belli. Hapşırsan da öksürsen de aynı ilacı yazıyorlar. Olmayınca aynı işi yapan başka ilacı yazıyorlar.
En güzeli bir seçim kartı yapsınlar. Üzerinde sorular olsun. Evet veya Hayır seçenekleri ile bizi başka sorulara yönlendirsin.
Öksürük var mı? Evet.
Burnun akıyor mu? Evet.
Peki çok mu akıyor, az mı akıyor? Az akıyor.
En sonunda da tedavi. Antibiyotik için... Anneniz çorba yapsın.. Vitamin alın.. Anneniz öpsün de geçsin..
Sonuçta oğlana da bir reçete dolusu (hatta reçete yetmedi de, yan tarafa boşluklara da ilaç isimleri yazdılar !)
ilaç veriliyor. Elimizde kaşıklar, dayıyoruz şurupları, burnuna fıs fıslar, artık aklınıza ne gelirse. Bir elimizde ateş ölçer, onunda gittik mecburen temassız olanını aldık. Çocuk hastayken çok basit bir ateş ölçme işlemi bile büyük sorun olabiliyor. Çocuğun haberi olmadan vücüduna tabanca gibi tutuyoruz aleti, basıyoruz bir tuşa hop ekranda beliriyor anında 38.7 Aha.. Dayıyoruz ateş düşüren şurubu. 30-45dk. sonra bir daha ölçüyoruz. 36.8 Ohhh. Çocuk uyuyor biz de müsait bir yere bayılıyoruz.
Grip ilaçla 7 günde, ilaçsız 7 günde geçiyor diye bir laf varya aynen o hesap. Bu sefer süre daha uzun oldu ama, kafadan 3,5-4 hafta sürdü. Üstelik tam olarak geçti de diyemem. Benim orta kulağa kadar ilerlemiş. Duymamaya da başladım. Sinir bozucu bir kulak ağrısı ve duymama problemi bıraktı geriye. Ancak inatla artık daha fazla antibiyotik içmeyeceğim. Yetti gayri.
Bu sıralar iş seyahati nedeniyle uçak yolculuğu yapmamak için ekstra gayret gösteriyorum, zira bu orta kulak iç basıncı ile uçakta başıma geleceklerden tırsıyorum. Yıllar öncesinde bir Adana uçağında kulağımdaki acıdan kıvrandığımı çok net hatırlıyorum. Sanki birisi kulağınızın içerisindeki demir bilyeye elindeki çekiple vuruyor gibiydi. Tınnnn... tınnnn.... tınnnn..... civuyyykkkkk.... Kazıklı yol çalışmasının kulağınızın içinde yapıldığını düşünün. Oyyyoyyoyyyy...
Artık dersini almışsındır, seneye sonbaharda gidip efendi gibi grip aşını olursun diyenler varsa, cevabım "Hadi ordan" olur..Birkaç yıl önce, şirketteki arkadaşların gazına gidip grip aşısı olmuştum. Hayatımda hiç bir zaman bu kadar çok hasta olmamıştım. Resmen yattığım yataktan kolumu bırak, parmağımı bile kaldıramadım. Birisi beni bir çuvala koymuş, odunla dövmüş, bütün kemiklerimi kırmış gibi hissediyordum. O seneki grip aşısı biraz fazla kuvvetli olmuş diye bir laf çıkmıştı. Herkes böyle kötü hasta olmuş. Aman uzak olsun, bir daha asla grip aşısı olmam. Ben hayatımda böyle kötü grip olmamıştım.
Neyse, biz bir şekilde hasta olduk ve uzun süre sonra iyileştik ve umuyoruz ki, bu sene grip ile ilgili
jübilemizi yaptık efenim. Darısı diğer hasta olanların başına... Herkese geçmiş olsun..
Nasıl oldun hayatım? Düne göre daha iyisin sanki. Dün "höark" diye öksürüyordun, bugün daha çok "hırrk" şeklinde hırıldıyorsun.. Sanki daha bir iyi gibi.
Yok canım nerdee, o senin güzelliğin.. Valla her tarafım kırılıyor, kafamı zor kaldırıyorum.
Sen ilacını aldın mı bakem? Sakın aç karnına alma bak. Ateşin var mı? Dur bakayım. Aaa bak bana göre soğuksun.
Bir de burdan bak..
Aaa burası daha sıcak..
Sen daha soğuksun ondan.. Yok oradan ölçülmez ateş akıllım.. Dur dereceyi
getireyim.. Bakalım kimin ne kadar ateşi var?
Tam olarak en uzağa kim şeyedecek durumu..
Bu seneki hastalık da bir acayip. hiçbir ilaç fayda etmiyor. Ben 39 yıllık ömrümde grip için ilk defa doktora gittim, oğlanı da iki defa götürdük. Ama keşke gitmez olaydım. Dayadılar antibiyotikleri, damlaları, beş çeşit ilaç ile çıktım eczaneden.Bir torba dolusu ilaç. Hepsinin kutusu delik deşik. Şu ilaç kutusunu elişi dersinde gibi kesip biçip kevgire çevirmelerine sinir oluyorum. İlaçların hepsini harfi harfine kulandım ama ne fayda. Plasebo etkisi haricinde bir gıdım fayda görmedim içtiklerimden. Bu kadar ilaca mideyi de mahvettik tabi ki. En sonunda midemin ve bağışıklık sistemin hayrına ilaçları kestim kafama göre. O günden beri çok iyiyim.
Hadi beni boşver de, hap kadar çocuğu da grip için doktora götürdük. Kan tahlili istediler. Adam zaten kuş kadar, ondan bir tüp kan almak ne kadar zor, aman Allahım. Çocuğa resmen işkence ediyoruz. 20 dakika boyunca başında beş kişi, kimi kolundan, kimi bacağından, kimi gövdesinden tutuyor. Kimi koluna bastırır hareket etmesin diye, hemşire kan alıcam diye çocuğun kolunda damar arar durur, resmen içeride geziyor iğne ile. Oğlan kıpkırmızı, ağlamaktan sesi kısılmış, bir durun, biz ne yapıyoruz arkadaşlar? Sinirlenip, beceriksiz hemşireyi ve çocuğa işkence yapanları omuz atıp kenara savurmamak için kendimi zor tutuyorum. Sanıyorum benim yüzümün halini gördüklerinden yapabileceklerimi tahmin edip, bir şekilde olay mahallinden uzaklaştırıyorlar.
Oğlanın ağlaması taa koridorun öteki yanından duyuluyor. Bana istediklerini yapsınlar da, minnacık çocuk böyle perişan olunca elim ayağım boşalıyor resmen. Bir de anlamı olsa keşke yaptıklarının. Haa sonunda ne oldu, bunca eziyetten sonra, alınan tahlil neticesi tabiki normal. Kan değerleri normal. Ya olmasaydı diyorlar bir de. Bilmemiz gerekiyordu.
Ya doktorum civanım, ben bu çocuğun babasıyım. Çocuğumun grip olduğunu zaten biliyorum. Evdeki herkes hasta zaten. Burnu tıkalı, ateşi var, bademcikleri şişmiş, yutkunamıyor. Ne olduğu belli işte. Sen yaz ilacını işte. Kan sayımı ile acaba ne bulacaklarını düşünüyorlar. Verdikleri ilaçlar da zaten bir halta yaramıyor. Bu olmadı dedikçe bize yeni ilaç yazıyorlar. Bir de bunu deneyin diye. Herşey bu kadar mekanik olacak ise, doktora da ihtiyaç yok bence. Kimsenin hasta ile ilgilendiği yok zaten. Piyasadaki ilaçlar belli. Hapşırsan da öksürsen de aynı ilacı yazıyorlar. Olmayınca aynı işi yapan başka ilacı yazıyorlar.
En güzeli bir seçim kartı yapsınlar. Üzerinde sorular olsun. Evet veya Hayır seçenekleri ile bizi başka sorulara yönlendirsin.
Öksürük var mı? Evet.
Burnun akıyor mu? Evet.
Peki çok mu akıyor, az mı akıyor? Az akıyor.
En sonunda da tedavi. Antibiyotik için... Anneniz çorba yapsın.. Vitamin alın.. Anneniz öpsün de geçsin..
Sonuçta oğlana da bir reçete dolusu (hatta reçete yetmedi de, yan tarafa boşluklara da ilaç isimleri yazdılar !)
ilaç veriliyor. Elimizde kaşıklar, dayıyoruz şurupları, burnuna fıs fıslar, artık aklınıza ne gelirse. Bir elimizde ateş ölçer, onunda gittik mecburen temassız olanını aldık. Çocuk hastayken çok basit bir ateş ölçme işlemi bile büyük sorun olabiliyor. Çocuğun haberi olmadan vücüduna tabanca gibi tutuyoruz aleti, basıyoruz bir tuşa hop ekranda beliriyor anında 38.7 Aha.. Dayıyoruz ateş düşüren şurubu. 30-45dk. sonra bir daha ölçüyoruz. 36.8 Ohhh. Çocuk uyuyor biz de müsait bir yere bayılıyoruz.
Grip ilaçla 7 günde, ilaçsız 7 günde geçiyor diye bir laf varya aynen o hesap. Bu sefer süre daha uzun oldu ama, kafadan 3,5-4 hafta sürdü. Üstelik tam olarak geçti de diyemem. Benim orta kulağa kadar ilerlemiş. Duymamaya da başladım. Sinir bozucu bir kulak ağrısı ve duymama problemi bıraktı geriye. Ancak inatla artık daha fazla antibiyotik içmeyeceğim. Yetti gayri.
Bu sıralar iş seyahati nedeniyle uçak yolculuğu yapmamak için ekstra gayret gösteriyorum, zira bu orta kulak iç basıncı ile uçakta başıma geleceklerden tırsıyorum. Yıllar öncesinde bir Adana uçağında kulağımdaki acıdan kıvrandığımı çok net hatırlıyorum. Sanki birisi kulağınızın içerisindeki demir bilyeye elindeki çekiple vuruyor gibiydi. Tınnnn... tınnnn.... tınnnn..... civuyyykkkkk.... Kazıklı yol çalışmasının kulağınızın içinde yapıldığını düşünün. Oyyyoyyoyyyy...
Artık dersini almışsındır, seneye sonbaharda gidip efendi gibi grip aşını olursun diyenler varsa, cevabım "Hadi ordan" olur..Birkaç yıl önce, şirketteki arkadaşların gazına gidip grip aşısı olmuştum. Hayatımda hiç bir zaman bu kadar çok hasta olmamıştım. Resmen yattığım yataktan kolumu bırak, parmağımı bile kaldıramadım. Birisi beni bir çuvala koymuş, odunla dövmüş, bütün kemiklerimi kırmış gibi hissediyordum. O seneki grip aşısı biraz fazla kuvvetli olmuş diye bir laf çıkmıştı. Herkes böyle kötü hasta olmuş. Aman uzak olsun, bir daha asla grip aşısı olmam. Ben hayatımda böyle kötü grip olmamıştım.
Neyse, biz bir şekilde hasta olduk ve uzun süre sonra iyileştik ve umuyoruz ki, bu sene grip ile ilgili
jübilemizi yaptık efenim. Darısı diğer hasta olanların başına... Herkese geçmiş olsun..
Thursday, February 16, 2012
BabyTV ve detone kız
Şaniko TV seyretmeye başladığından beri evde tek kanallı günlere geri döndük. Bizim televizyon sadece tek bir kanal çekiyor artık, o da Baby TV.
0-3 yaş arası çocuklar için hazırlanmış, içinde çizgi filmler, animasyonlar, hayvanlar, başka bebekler olan sürekli bir yayın. Anne baba olanlarınız zaten çok iyi bilir. Bilmeyenler için ise bu bilinmeyen dünyanın kahramanlarını anlatayım istedim.
O uyanık olduğu sürece, hele de televizyonun civarlarındaysak mutlaka BabyTV açılır.
Hap kadar çocuğa televizyon seyrettirilir mi? Neden alıştırıyorsunuz, bıy bıy bıy diyebilirsiniz.
Kaldı ki aile içindeki büyüklerden bunu işitmişliğimiz vardır. Yahu gıcık mısınız nesiniz?
En büyük sebebi tabi ki kolaya kaçmak. Açıyorsunuz bebek televizyonunu çocuk ekrana zınk diye takılıyor paralize oluyor. Siz de nefes alacak zaman buluyorsunuz. Ohhh bee. Sürekli hareket eden, bir sağa bir sola dönen, eline bir umutla tutuşturduğunuz oyuncaktan saniyeler içerisinde sıkılan çocuk, televizyonda kendi kanalı açıldığı anda dünya ile ilişkisini kesip, ekrana yapışıyor. Mucize gibi birşey bu. Emziği neden kullanıyorsak, BabyTV'de işte aynı sebepten izlettiriyoruz. Başka kanala geçildiği anda kafayı çevirip ortalığı birbirine katma moduna geri dönüyor. Sevmediği bir kahraman çıktığında da, aynı şekilde 1-2 sn. içerisinde kıçını dönüp başka birşeyler ile meşgul oluyor.
Siz tabi ki, sadık bir izleyici olarak bütün kahramanları tanıyorsunuz. Tüm çizgi filmlerin müziklerini ve şarkıları ezbere söylüyorsunuz.
- Annecim annecim sakın bize kızma. Biraz gürültülü oyun oynuyorduk. Annecim annecim sakın bize kızma. Çünkü çocuklar böyle oynar.
- Bugün benim doğum günüm. Bugün benim doğum günüm. Bütün bir yıl bugünü bekledim. İşte şimdi geldi.
- vrak vrak.. yeşil kurbağa düştü yola. vrak vrak.. küçük yeşil kurbaaaaa... vrak vrak.. yeşil kurbağa düştü yola. Ve gözleri oynar oynk oynk...
- Koyun yanına gidiyorum ben, eve dönmeye cesaretim yok. Çünkü dönersem, annem diyecek ki. el arabasında bir ejderha gördün mü koyun yanında.
- 3 küçük çocuk çitin üstünde oturuyorlar.
İş yerinde masanızda çalışırken veya öğle arasında yemek kuyruğunda sesli olarak "bir kara tavuk, yumurtası beyaz, nehrin kenarında yemek aranıyor, bir kara çocuk, dişleri beyaz, gülünce beni de güldürüyor." diye şarkıyı mırıldandığınızı farkediyorsunuz. Bunlar beyninize öylesine işlenmiş oluyor ki, ulan ben napıyorum, bari başka bir şarkı mırıldanayım dediğinizde aklınıza bunlardan başkası gelmiyor.
Bir de bahsetmeden geçemeyeceğim, Baby TV'nin bazı şarkılarını seslendiren bir kızımız var. Aman şarkıları her zaman profesyonel şarkıcılar söylemesin, bazı şarkıları da daha normal sesli birisi hatta bir çocuk söylesin diye düşünülmüş. İngilizcesi de aynen böyle. Bir çocuk veya, kendine çocuk süsü veren bir kadın söylüyor şarkıları. Ama en azından ortada bir melodi var. Doğru notalar ile söylüyorlar. Ancak bizim versiyondaki kızın sesi berbat. Kız şarkı söylemeyi beceremiyor. Arkada geri vokal olarak bir başkasının sesi var. Arkadakinin doğru notalarda söylediğini farkediyorsunuz. Ancak bu önceki salak şarkıyı resmen katlediyor.Kanalın sahibinin kızı mıdır nedir? Torpilli herhalde. Buna neden tahammül ediyorlar, bize neden acımıyorlar, ben bu şapşalın sesine katlanmak zorunda mıyım? Ya da, en azından kıza bir kaç ders aldırsalar da, biz rahat etsek.
Defalarca seyrettiğiniz çizgi film ve şarkıları tekrar tekrar izliyorsunuz. O kadar sıkıcı ki.. Bir kaç defa kucağımda Şan otururken koltukta uyuyakaldığım oldu. İki yanımda birer kedi. Muhtemelen ayağımın üstünde bir başka kedi. Kucağımda da Şaniko.
Nihayet eşim Şan'ı yatırmak için almaya geliyor, Şanikom annesinin kucağında bana elini sallayıp "aydiigilgile" yapıyor. Bir de elini başına götürüp "Eee.eee.." işareti çakıyor. Yüzünüzde kocaman bir gülümseme... Kalbinizden sıcak bir şeyler akıyor.. Ve final... Dünya tatlısı uyumaya gitti..
Ondan sonra televizyonda maç bulacağım diye kanal kanal gezmeye başlıyorum... Kimin maçı vardı lan bu akşam? Yoksa American Idol'a mı baksam? Home TV'de yemek mi seyretsem? Veya Anthony Bourdain? Hadi ordan... Film bulur muyum acep?
Wednesday, February 15, 2012
Merhaba.. ilk yazı heyecanı.. kem küm..
Ulan şaka maka blog yazmaya başladım, iyi mi? Eeee, naapsak şimdi?..
Acaba bu ilk yazımda neden bahsetsem diye düşünürken, aklıma ilk gelen yukarıdaki resmi koymak oldu. Oğlum Şan'ın minik ayakları eşimin elleri arasında.. eleman henüz 5 günlük iken..
Hayatın kilometre taşları diyebileceğimiz nadir anlarından birisi..
Hayatınızda bir sonraki aşamaya geçip, onun öncesinde nasıl yaşadığınızı bile hatırlamakta zorlandığınız bir an.
Nasıl evlendikten sonra iki kafalı dört bacaklı "biz" canavarına dönüştüyseniz.
Çocuğunuz olduktan sonra da "ebeveyn" canavarına dönüşüyorsunuz.
Uykusuz geceler, endişeler, sevinçler, biberonlar, alkışlar, gülücükler, oyuncaklar, şuruplar, boklu bezler, tavsiyeler, minik kıyafetler, yorgunluklar, emzikler, şaşkınlıklar, bol gürültü ve patırtı ile geçecek bu yeni düzene ister istemez alışıyorsunuz. Sanki hep böyle yaşamışsınız gibi..
Doğrusu bunları, daha sonra geri dönüp okumak için yazacağım. Zira herşeyi çok çabuk unutuyorum. En azından unutmak istemediklerimi bu şekilde kaydetmiş olmak için yazacağım.
Eğer bir şekilde bunları okuyan başkaları da olursa, onlar ile paylaşmaktan da keyif alacağım.
Sanal manal da olsa birileri ile bu şekilde iletişirim diye yazacağım.
Sonunda ne çıkacağını hiç bilmiyorum. O yüzden ne kendimi ne de sizi şöyle süper olacak var ya böyle muhteşem olacak diye gaza getirmeye niyetim yok.
Ne yalan diyeyim sevgili blog, işte fırsat buldukça sana birşeyler yazacağımdır.. Hadi bakalım..
Subscribe to:
Comments (Atom)



