Thursday, March 29, 2012

Tiridine bandım..


Tüm çocukluğum boyunca yemek mevzusu hep problemli olmuştu benim için. Yıllarca yemekle arası iyi olmayan bir çocuk oldum. Annem ben böyle cins olduğum için, evde çoğunlukla fiks menü hazırlardı. Varsa yoksa köfte, patates, kırmızı pilav veya makarna. Yirmi küsur sene, oğlum zafiyet geçireceksin, verem olacaksın diye diye anamı üzdükten sonra , her nasıl olduysa, otuz yaşımdan sonra, hele de 14 sene aralıksız içtiğim sigarayı bırakmanın etkisi ile birlikte, birdenbire 17 kilo alıverdim. Onun üzerine de kırklı yaşlarıma doğru 3-5 kilo daha ekleyince, gençliğimde iskelet formunda iken, şimdilerde normal insan görünüşüne en nihayetinde ulaştım.
Babam da çok zayıfmış gençliğinde, o da sonradan kilo almıştı. Hem de o kadar fazla kilo aldı ki, tanıyanlar bilir 55-70 yaş arasında babamın göbeği büyüdükçe büyüdü ve adeta babama yapışık ama ayrı bir organizma haline geldi. Kapıdan girerken göbeği önce giriyor, babam yarım saniye sonra kapıda beliriyordu!  Şimdilerde ise ben, babamın ihtişamlı göbeğinin gençlik halini kendimde görebiliyorum. Ve sonumun ne olacağını maalesef tahmin edebiliyorum.
Annemin çocukken bin bir zorluk ile bana yemek yedirmeye çalışırken beddua ettiğini hiç sanmıyorum ama, malum armut hep dibine düştüğünden (buna bazıları genetik de diyor), oğlum da yemek konusunda aynen benim gibi mızmızın teki oldu.
Takvime göre zamanında doğdu ama kilosu düşük doğdu oğlum. O nedenle doğduğundan beri yemek konusu bizim gündemimizde hep en ön sırada oldu. Şan'ın ne kadar süt içtiği, ilk günden beri tek tek kaydedildi, akşamları toplama yapıldı, olması gerekene göre neredeyiz muhasebesi yapıldı sürekli. Şimdilerde bile eşim çocuğun yediği her şeyin tek tek kalori hesabını yapıyor. Olması gereken kaloriyi genellikle tutturuyoruz ama bazen de gün sonu hesabımız düşük çıkıyor. Akrabalarda, arkadaşlarda, parkta, bahçede, yolda vs. çevremizdeki yaşıtlarına baktığımızda, hepsinin maşallah “tosun” gibi olduklarını, bizimkinin neredeyse iki katı kiloya ve bir o kadar da boya ulaştıklarını görüyoruz. Yemek konusunda da maşallahları var bu bebişlerin, bir oturuşta bilmem kaç cc’lik biberonu kafaya dikip bitiriyorlar. Çocukların ağzı hiç boş durmuyor zaten, sürekli bir şeyler tıkınıyorlar. Bunu görünce de, oğlumun tıpkı babası gibi sınıfın en küçüğü olacağını anlayabiliyorum.
Bizimki eğer sofrada sevdiği yemekler varsa (genellikle et, balık, tavuk gibi proteinler veya makarna veya pilav en sevdiği yiyecekler) bunları yalana yalana gözlerini devirerek yiyor. Bir de domatese bayılıyor. Ama bulamaç kıvamındaki çorbaları, blenderda ezilmiş yemekleri diğerleri kadar çok sevmiyor sanki. Bazen de bir inadı tutuyor ki herifin, Filiz bir yandan, Şan bir yandan iki keçi karşılıklı inat edip, yer misin yemez misin şeklinde birbirlerine giriyorlar.
Yemek istemediğinde türlü numaralar yapıyor bizimkisi. Mesela, çok uykusu gelmiş numarası yapıyor. Gözleri kapanıyor, kafası bir o yana, bir bu yana devriliyor. Ama eğer kanıp da yatağına götürmek için kucağına alırsan, her nasıl oluyor ise hemen ayılıveriyor (!) ve cin gibi oluyor. Sürekli çığlıklar atmak ve kafasını iki yana sallamak da bir başka protesto yöntemi. Sen bıkıp, sinir kesip, eee ulan yemezsen yeme diyene kadar bunu deniyor. Eğer yedirmeye kararlı isen ve bunu belli edersen, bu sefer bir başka yönteme geçiyor.
Bizim de yemek yedirmek için kendi taktiklerimiz var elbette. Mesela eğer Şan’ı TV karşısına geçirip çizgi film seyrederek yemek yedirirsen, hiç abartmıyorum her istediğini yedirebilirsin. Televizyonun oğlanın üzerinde muazzam bir etkisi var, hemen paralize oluyor. Ancak yemek-TV eşleşmesinden hoşlanmadığımız için, bu yöntemi hiç kullanmıyoruz. Onun yerine, bol resimli okuma kitaplarımız var, onları veriyoruz. Resimlerdekileri sorup “Buuu” diyor, biz de söylüyoruz. Veya babanın keyfi yerindeyse, mama sandalyesinin altındaki oyuncak havuzundan seçtikleri ile doğaçlama bir gösteri yapıyor ve karambolde yemekler yeniyor. Eğer yeni alınmış bir oyuncak var ise, bu da uzun süre fark etmeden yemek yemesini sağlıyor.
Ev haricinde bir başka yerde yemek yiyorsak, bizimki diğer masaların ilgisini çekmek için her şeyi yapıyor. “Öhö öhö” diye öksürerek yan masadaki kızların ilgisini çekmeye çalışıyor. Genelde başarıyor tabi. Ama eğer ilgilenmezler ise, bu öksürükler, gerçekten yemeğinin boğazına takılması ve kaçınılmaz bir şekilde kusma ile sonlanıyor. Bu şekilde çevredekilerin tamamının ilgisini çektiğimizden emin olabilirsiniz !!!
Sonuçta bu yemek konusunda yapılabilecek bir şey olmadığını bizzat kendimden çok iyi biliyorum. Ne kadar üzerine gidersen o kadar kötü oluyor. Aman sağlığı iyi olsun, hastalığı olmasın da, ne yapalım bizimkinin modeli böyleymiş diyoruz. Ben senelerce yemek yemedimde ne oldu, ne verem, ne zatürre oldum çok şükür. Hem bak işte her kör satıcının bir kör alıcısı vardır derler ya, aynen öyle. Ben de gençliğimde böyle çirozun teki iken, hanımı kandırıp nikahı bastım, tatlı oğlum da zamanı geldiğinde boyu boyuna huyu huyuna sevdiceğini bulur elbet.
Bana en enteresan gelen de annemin bu yemek konusuna yaklaşımı oldu. Senelerce yemek yemem için çırpınan annem, en sonunda bu işin zorlama ile olamayacağına kanaat etmiş durumda. "Ben iki tane oğlan büyüttüm aynen bunun gibi. Çok şükür bir şey olmadı. Sağlığı yerinde olsun da varsın yemezse yemesin" diyor şimdilerde. Herhalde "anne" değil de, "babaanne" olunca, level atlama ile birlikte bir kabullenme geliyor insana. Veya daha akla yatkın açıklama şudur, çocuğun yemek yemeyip yaşıtlarına göre ufak tefek olunca, bunun senin bir hatandan olduğunu düşünüyorsun, etraftan çocuğa bakamadığın zannedilmesin diye sürekli yemek yedirmeye çalışıyorsun. Ama babaanne olunca, artık bu çocuğun sorumluluğu sende değil nasıl olsa, annesi düşünsün. Yemezse yemesin oğlum, gitmeyin çocuğun üstüne oluyor...

Wednesday, March 28, 2012

Şaniko pabucu yarım, çık dışarıya oynayalım.


Bu çocuk hep evin içerisinde mi büyüyecek? Etrafta oynayacak yer yok. Bina aralarındaki çocuk oyun parkları haricinde çocuğun enerjisini boşaltabileceği hiç bir yer yok.
Bizim çocukluğumuz yine güzelmiş. 83’te taşındığımız Acıbadem’deki evimizin civarında doğru düzgün bina yoktu. Her tarafımız çayır çimen ve boş araziydi. İki tane toprak futbol sahamız vardı. Canımız hangisinde isterse onda oynuyorduk. Şimdi bu sahaların hepsi apartman doldu. Yan yana beton duvarlar, oynayacak hiç bir yer kalmadı.
O zamanlar güvenlik endişesi de yoktu. Tüm çocuklar sokaktaydı, kimsenin en ufak bir korkusu yoktu. Ne sapık biliyorduk, ne seri katil, ne terör endişesi, ne organ mafyası, ne köle ticareti. Bunlar kimsenin aklının ucundan bile geçmezdi. Zaten en ufak bir şüphe olsaydı bizi bahçeye bırakmazdı ana babalarımız. Bizim için tehlike sadece,  ağaçtan düşüp kafayı kırmak, maç yaparken ayağını sakatlamak idi. Yerlere düşerdik, dizlerimiz berelenir, kanardı, ama hemen ertesi gün yaramız kabuk bağlar, sonraki gün de bu kabuk soyulur, altından da pembe yeni deri çıkardı. Hepimizin elleri, kolları, dirsekleri, dizleri, yara kabukları ile doluydu.
Ağaçlara tırmanırdık, civarımızda bir sürü meyva ağacı vardı. Dut toplardık, ağacından incir koparıp yedik, çağla yedik, erik yedik, iğde yedik, ayva yedik, kiraz yedik. Kuzu kulağı topladık, yedik. Su birikintilerinde iribaş besledik. Yetmedi kavanoz içinde eve getirdik, birkaç gün annemiz yeter artık diyene kadar onları evde besledik. Karınca yuvalarının başında belgesel tadında saatlerce bekledik. Sinek böcek yakalayıp eziyet ettik, köpekler kovaladı ödümüz koptu kaçtık. Akşamın bir saati olmuş, artık karanlıktan topu kaleyi görmeyene veya babamız işten gelene kadar maç yaptık.
Bütün gün bisikletin üstünden inmezdik. 3-5 arkadaş biraraya gelip, bisiklet çetesi(!) kurduk. Bisikleti süslemek için tekerlek jantın telleri arasına renkli plastik üçgenler taktık. Bisikletimize cikletten çıkan çıkartmalar yapıştırdık. Harçlığımızı biriktirip, bisikletimize parıl parıl parlayan, sesi tüm mahalleyi inleten zil alıp taktık. Saatlerce çılgınlar gibi tozun toprağın içinde misket oynardık. Her yaz illaki bir moda oyun çıkardı. Bir yaz tüftüf modası olmuştu. Bir gece önceden kağıtlardan hazırladığımız ince huni şeklindeki cephanelerimiz ile plastik boruları kullanıp üfleyerek birbirimize ateş ederdik. Kibrit yüzlerindeki resimler veya sakızların içinden çıkan araba kağıtları ile birbirimizi üterdik.
Şimdi bunların hepsinin yerine internet ve bilgisayar oyunları var sanıyorum. Bütün gün bilgisayarın karşısında daha donanımlı bir savaşçı olmak veya bilmem kaçıncı levela gelmek için oyun oynuyor çocuklar. İnternet üzerinden sosyalleşiyorlar. Öte yandan, hem büyükler, hem de küçükler, kısacası her yaştan ve her tip insan için televizyon en önemli zaman geçirme aracı. Mutlaka size uygun bir program bulup, ona takılıyor ve uyuşuyorsunuz. Artık bu bir maç olur, dizi olur, film olur, çizgi film, yarışma, macera, müzik, vb. olur, artık siz ne ararsanız hemen elinizin altında.
Daha şimdiden düşünüyorum.  Oğlum henüz 1,5 yaşında ama bu çocuk biraz daha büyüyünce dışarıda nerede oynayacak? Dışarı çıkmadan arkadaşları ile oyun oynamadan evin içinde nasıl vakit geçirecek, enerjisini nerede harcayacak, deşarj olacak diye. Bu şekilde, birbirinden uzak, antisosyal, insanlar yetiştireceğiz. Aklıma Isaac Asimov’un romanlarında tarif ettiği birbirini görmekten ve aynı ortamda dahi olmaktan tiksinen insanların yaşadığı gelecek tasvirleri geliyor.

Sanıyorum, daha geç olmadan büyük şehirden kaçıp, çocukların bahçede oynayabildiği, ağaçlara tırmanabildiği, maç yapabildiği, insanın insan gibi yaşayabildiği daha doğal ortamlara kaçmak gerekiyor. Büyük şehirde yaşayan ama kendi gölgesinden bile korkan insanlar olmak yerine, küçük bir köyde kasabada yaşayan ama sosyal bir yaşam süren insanlar olmayı tercih edeceğiz.

Zombi yürüyüşü


17.06.2011'de Filiz'den bir mesaj geldi cep telefonuma. Mesaj bir resim aslında. Yukarıda görüyorsunuz. Şan yatağında doğrulmuş, ayakta duruyor ilk defa.  Muhtemelen bize göstermeden önce defalarca kendi başına denemiştir. En sonunda da annesine nasıl ayakta durduğunu gururla göstermiş oğlum. Eşim de, hemen bu anı kaydedip bana göndermiş. Çocuk o kadar çabuk büyüyor ki, işte böyle anları yakalamak da ayrı bir beceri istiyor. Resmi görünce dünyalar benim oldu tabi. Oğlum ilk defa ayakta duruyor.
Bunu  yaptığında 8,5 aylık idi. Şimdi tam 1,5 yaşında. Destek ile bir yerlere tutunarak ayakta durmak ile yürümeye başlamak arasında geçen süre tahmin ettiğimden uzun sürdü. Şimdilerde artık kendi başına bir yere tutunma ihtiyacı duymadan yürümeye başladı. Son 2-3 aydır ilk başlarda 1-2 adım ile başlayan bu yürüme denemeleri, şu sıralar koridor boyunca veya odanın bir ucundan diğerine 10-15 seri adıma ulaştı. TV’de ilgisini çeken birşey olduğunda veya karşısındaki kişi onu çağırıp heyecanlandığında, ne yaptığının pek de farkına varmadan yürümeye başladı. Ancak yürümekte olduğunun farkına varınca, çoğunlukla eğilip emeklemeye dönüyor. Bir de mesafeyi ölçüyor, kaç adımda ulaşacağını hesaplıyor, birkaç adım ile, ve ilk kalkıştaki hızı ile diğer tarafa ulaşacağına gözü keserse, biraz telaşlı yürüyerek hedefine ulaşıyor. Bir koltuktan diğerine, oradan pufa veya sehpaya ulaşmak için bunu yapıyor. Ama eğer ki, mesafe biraz uzun ise, o zaman hemen güvenli olanı tercih ediyor, hemen eğil, emekleme pozisyonunu al ve devam et.
Geçen haftalarda su damacasını kapının girişine koymuştuk. Biz de baktık ki, Şan 18lt’lik (elbette boş) damacanayı kucaklamış, koridor boyunca zombi yürüyüşü ile anneannesine götürüyor. Bunu becerebilmek de büyük keyip veriyor sıpama ki suratında kocaman bir gülümseme vardı. Bir parmağınızı tutarsa sizinle dünyayı gezebilir. O tuttuğu parmaktan da denge kurduğu da yok aslında. Sadece güvende hissetmek için o parmağa ihtiyaç duyuyor. Yoksa çok yorulmadığı sürece denge ile ilgili bir problemi yok aslında.
Yürüme işinde tecrübelendikçe, ulaşabildiği mesafeler uzuyor ve buralara erişim süresi kısalıyor. Bu da kendisine ve evdeki eşyalara zarar verme olasılığını ve tehlikeleri arttırıyor. Sürekli olarak (her saniye) başında jandarma gibi durmanıza ihtimal yok. Hiç durmuyor, sürekli kıpır kıpır ve çok meraklı. Erişebildiği yerlerde bulunan herhangi birşey hemen ilgisini çekiyor. Kuvvetle muhtemel bulduğunu ağzına atıyor veya dilini yapıştırıp, mutlaka bir tadına bakıyor.  Saksı dibindeki toprak, yerdeki bir iplik, bir poşet parçası, özellikle kablolar, prizler, fişler çok ilgisini çekiyor.  Küçük çocuk/bebek bulunan bir evin tamamen güvenli hale getirilmesi oldukça zor bir iş. Evin girişindeki ayakkabılar, terliklerden tutun da, yatak odanızda prize taktığınız laptopun adaptorü, halınızın köşesinden sarkan iplik parçaları, kedilerin dün geceki meydan muharebesinden kalan tüy topakları bunların hepsini farketmeli, uyanık olmalı ve hemen yok etmelisiniz. Evde onun erişebileceği yerde hiçbir aksesuar, biblo, kırılacak veya kırılmayacak eşya bırakmadık. Hepsi yerden en az 1 metre yukarıya konuşlandırıldı bile.
Anlaşılan, onun boyu uzadıkça ve hareket kabiliyeti arttıkça, ev giderek ancak mobilya mağazalarında görebildiğimiz sade görünüme kavuşacak.


Thursday, March 8, 2012

Banyo keyfi



Henüz birkaç aylıktan itibaren suyu çok sevdi oğlum. Tatilde denizi de çok sevmişti.  Hiç çıkmak istemiyordu denizden.  Bakın Şan henüz 8 aylıkken yıkanıyor bu resimde. Ve eliyle zafer işareti bile yapıyor sıpam.
Bugün Şan’ın banyo faslını anlatmak istiyorum.  Ona uygun ebatlarda bir plastik küveti var. Küvetini duş kabinine yerleştiriyoruz. Küvetin içini bacaklarını örtecek kadar suyla dolduruyoruz. Su kaplumbağası termometreye göre suyun sıcaklığını ayarlıyoruz. Şan’ı anadan üryan soyup, banıyoruz suyun içine. Ne bir ağlama, ne de bir şikayet.  Aslanım oğlum. Büyük bir keyifle herif suya şap-şap avuçlarını vuruyor. Sıçrayan su ile çok eğleniyor. En çok da sıçrayan sulardan nasibini alan bize gülüyor. Küvette yalnız değil elbette, plastik ördek, uçak, yüzebilen plastik her ne varsa küvetin içinde. Şan bir yandan suda yüzen arkadaşlarını yakalamaya çalışırken, biz elimize gelen her yeri sünger ile fırçalayıp temizliyoruz.
Son üç yıkanmamıza kadar işler çok güzel gidiyordu. Bir seferinde yine, bir yandan eşim, bir yandan da ben dört elli ebeveyn canavarı olarak oğlanı yıkamaya çalışırken, sıpa kaşla göz arasında, küvetin dibindeki plastik tıpayı çekivermiş. Biz de yıkama işine dalmışız, neden sonra eşim fark etti. Yahu bu küvetin içindeki su niye azalıyor diye sordu? Durum hemen anlaşıldı tabi ki, tıpayı çıkarınca bizim yaramaz, sular akmış gitmiş, bizimki küvette iki parmak suda karaya vurmuş balina gibi oturuyordu. Hemen suya takviye yapmak lazım, çocuğu üşütmeyelim kış vakti diye telaşla duş başlığını elimize alıp suyu açtık. Hay yapmaz olaydık.
Artık kaşla göz arasında bizimki neye korktu bilmiyorum. Bizim telaşımıza mı, duş başlığının hortumunun sesine mi? Suyu açınca ilk anda gelen homurtuya mı bilmiyorum. Ama aklı çıktı korkudan. Bağıra bağıra avazı çıktığı kadar ağlıyor. Küvetten kaçmaya çalışıyor. Herif bir de sabunlu, vıcık vıcık kayıyor elimizden, zapt edemiyoruz, debeleniyor, boğuşuyor, bir yandan ağlıyor, çığlıklar atıyor. Duş ile durulamaya çalışıyoruz daha beter ağlıyor, duştan kaçıyor. Artık ne yaptık bilmiyorum, bir şekilde küçük adamın sabununu üstünden akıtıp duruladık, banyo faslımız apar topar hüsranla sona erdi.
Bizim için asıl sürpriz ise bir sonraki yıkanmada yaşandı. Bu hadise yaşandı ve bitti zannederken, haydaa oğlan küvete girmek istemez, aynen bir önceki gibi ağlamaktan katılıyor adeta. Öyle çok ağladı ki, en az 1,5 saat önce yediği yemekleri kustu. O seferinde de bir şekilde ağlaya ağlaya kavga dövüş, üçümüz de sırılsıklam olarak oğlanı yıkamayı becerdik.
Son seferinde daha hazırlıklı idik. Oğlanı zapt edebilmek için plastik küveti, duş kabininin dışına aldık, ikimiz de iki tarafına geçtik. Suyun içinde yüzebilen her türlü oyuncak var. Yetmedi, yeni banyo oyuncakları da almıştık, sevimli bir su kaplumbağası oyuncak filan tam teçhizatlı bir şekilde hazırlandık. Küvete girmeden önce dışından suya elimizle şap-şap yaptık. Aaaa, Şaaan, bak oğlum, aman ne güzel oyuncaklar bunlar. Hadi sende onlarla birlikte yüzmek ister misin şeklinde reklamımızı yaptık. Ama her ne yaparsak yapalım, yine onu küvete koymak istediğimiz anda bastı çığlığı, yaygarayı kopardı. Biz yine sinir ve moral bozukluğu ile donumuza kadar ıslanarak da olsa yıkadık onu.
Bir sonraki banyo için şimdiden fena tırsıyoruz. Artık bu iş yıkanmaktan korkma fobisine dönmeye başladı. Gerçekten korktuğu için değil, sanki orada ağlaması ve böyle davranması gerektiği için ağlıyormuş gibi geliyor bana.  Ama bu sefer çok sağlam hazırlık yapıyorum. İnternette bu durumda ne yapılması gerektiğini de araştırdım. Başından su dökmeyin, yavaş ve sabırlı olun diyor. Oyun şeklinde başlayın, sonra suya alıştıkça yıkamaya başlayın diyor. Bir de bu bir dönemmiş, tekrar eski haline gelir, suyu yıkanmayı yine sever diyorlar. Bakalım bu seferki banyo denemesinde, neler olacak göreceğiz.