Tüm çocukluğum boyunca yemek mevzusu hep problemli olmuştu benim için. Yıllarca yemekle arası iyi olmayan bir çocuk oldum. Annem ben böyle cins olduğum için, evde çoğunlukla fiks menü hazırlardı. Varsa yoksa köfte, patates, kırmızı pilav veya makarna. Yirmi küsur sene, oğlum zafiyet geçireceksin, verem olacaksın diye diye anamı üzdükten sonra , her nasıl olduysa, otuz yaşımdan sonra, hele de 14 sene aralıksız içtiğim sigarayı bırakmanın etkisi ile birlikte, birdenbire 17 kilo alıverdim. Onun üzerine de kırklı yaşlarıma doğru 3-5 kilo daha ekleyince, gençliğimde iskelet formunda iken, şimdilerde normal insan görünüşüne en nihayetinde ulaştım.
Babam da çok zayıfmış gençliğinde, o da sonradan kilo almıştı. Hem de o kadar fazla kilo aldı ki, tanıyanlar bilir 55-70 yaş arasında babamın göbeği büyüdükçe büyüdü ve adeta babama yapışık ama ayrı bir organizma haline geldi. Kapıdan girerken göbeği önce giriyor, babam yarım saniye sonra kapıda beliriyordu! Şimdilerde ise ben, babamın ihtişamlı göbeğinin gençlik halini kendimde görebiliyorum. Ve sonumun ne olacağını maalesef tahmin edebiliyorum.
Annemin çocukken bin bir zorluk ile bana yemek yedirmeye çalışırken beddua ettiğini hiç sanmıyorum ama, malum armut hep dibine düştüğünden (buna bazıları genetik de diyor), oğlum da yemek konusunda aynen benim gibi mızmızın teki oldu.
Takvime göre zamanında doğdu ama kilosu düşük doğdu oğlum. O nedenle doğduğundan beri yemek konusu bizim gündemimizde hep en ön sırada oldu. Şan'ın ne kadar süt içtiği, ilk günden beri tek tek kaydedildi, akşamları toplama yapıldı, olması gerekene göre neredeyiz muhasebesi yapıldı sürekli. Şimdilerde bile eşim çocuğun yediği her şeyin tek tek kalori hesabını yapıyor. Olması gereken kaloriyi genellikle tutturuyoruz ama bazen de gün sonu hesabımız düşük çıkıyor. Akrabalarda, arkadaşlarda, parkta, bahçede, yolda vs. çevremizdeki yaşıtlarına baktığımızda, hepsinin maşallah “tosun” gibi olduklarını, bizimkinin neredeyse iki katı kiloya ve bir o kadar da boya ulaştıklarını görüyoruz. Yemek konusunda da maşallahları var bu bebişlerin, bir oturuşta bilmem kaç cc’lik biberonu kafaya dikip bitiriyorlar. Çocukların ağzı hiç boş durmuyor zaten, sürekli bir şeyler tıkınıyorlar. Bunu görünce de, oğlumun tıpkı babası gibi sınıfın en küçüğü olacağını anlayabiliyorum.
Bizimki eğer sofrada sevdiği yemekler varsa (genellikle et, balık, tavuk gibi proteinler veya makarna veya pilav en sevdiği yiyecekler) bunları yalana yalana gözlerini devirerek yiyor. Bir de domatese bayılıyor. Ama bulamaç kıvamındaki çorbaları, blenderda ezilmiş yemekleri diğerleri kadar çok sevmiyor sanki. Bazen de bir inadı tutuyor ki herifin, Filiz bir yandan, Şan bir yandan iki keçi karşılıklı inat edip, yer misin yemez misin şeklinde birbirlerine giriyorlar.
Yemek istemediğinde türlü numaralar yapıyor bizimkisi. Mesela, çok uykusu gelmiş numarası yapıyor. Gözleri kapanıyor, kafası bir o yana, bir bu yana devriliyor. Ama eğer kanıp da yatağına götürmek için kucağına alırsan, her nasıl oluyor ise hemen ayılıveriyor (!) ve cin gibi oluyor. Sürekli çığlıklar atmak ve kafasını iki yana sallamak da bir başka protesto yöntemi. Sen bıkıp, sinir kesip, eee ulan yemezsen yeme diyene kadar bunu deniyor. Eğer yedirmeye kararlı isen ve bunu belli edersen, bu sefer bir başka yönteme geçiyor.
Bizim de yemek yedirmek için kendi taktiklerimiz var elbette. Mesela eğer Şan’ı TV karşısına geçirip çizgi film seyrederek yemek yedirirsen, hiç abartmıyorum her istediğini yedirebilirsin. Televizyonun oğlanın üzerinde muazzam bir etkisi var, hemen paralize oluyor. Ancak yemek-TV eşleşmesinden hoşlanmadığımız için, bu yöntemi hiç kullanmıyoruz. Onun yerine, bol resimli okuma kitaplarımız var, onları veriyoruz. Resimlerdekileri sorup “Buuu” diyor, biz de söylüyoruz. Veya babanın keyfi yerindeyse, mama sandalyesinin altındaki oyuncak havuzundan seçtikleri ile doğaçlama bir gösteri yapıyor ve karambolde yemekler yeniyor. Eğer yeni alınmış bir oyuncak var ise, bu da uzun süre fark etmeden yemek yemesini sağlıyor.
Ev haricinde bir başka yerde yemek yiyorsak, bizimki diğer masaların ilgisini çekmek için her şeyi yapıyor. “Öhö öhö” diye öksürerek yan masadaki kızların ilgisini çekmeye çalışıyor. Genelde başarıyor tabi. Ama eğer ilgilenmezler ise, bu öksürükler, gerçekten yemeğinin boğazına takılması ve kaçınılmaz bir şekilde kusma ile sonlanıyor. Bu şekilde çevredekilerin tamamının ilgisini çektiğimizden emin olabilirsiniz !!!
Sonuçta bu yemek konusunda yapılabilecek bir şey olmadığını bizzat kendimden çok iyi biliyorum. Ne kadar üzerine gidersen o kadar kötü oluyor. Aman sağlığı iyi olsun, hastalığı olmasın da, ne yapalım bizimkinin modeli böyleymiş diyoruz. Ben senelerce yemek yemedimde ne oldu, ne verem, ne zatürre oldum çok şükür. Hem bak işte her kör satıcının bir kör alıcısı vardır derler ya, aynen öyle. Ben de gençliğimde böyle çirozun teki iken, hanımı kandırıp nikahı bastım, tatlı oğlum da zamanı geldiğinde boyu boyuna huyu huyuna sevdiceğini bulur elbet.
Bana en enteresan gelen de annemin bu yemek konusuna yaklaşımı oldu. Senelerce yemek yemem için çırpınan annem, en sonunda bu işin zorlama ile olamayacağına kanaat etmiş durumda. "Ben iki tane oğlan büyüttüm aynen bunun gibi. Çok şükür bir şey olmadı. Sağlığı yerinde olsun da varsın yemezse yemesin" diyor şimdilerde. Herhalde "anne" değil de, "babaanne" olunca, level atlama ile birlikte bir kabullenme geliyor insana. Veya daha akla yatkın açıklama şudur, çocuğun yemek yemeyip yaşıtlarına göre ufak tefek olunca, bunun senin bir hatandan olduğunu düşünüyorsun, etraftan çocuğa bakamadığın zannedilmesin diye sürekli yemek yedirmeye çalışıyorsun. Ama babaanne olunca, artık bu çocuğun sorumluluğu sende değil nasıl olsa, annesi düşünsün. Yemezse yemesin oğlum, gitmeyin çocuğun üstüne oluyor...
.jpg)
.jpg)

.jpg)