Wednesday, March 28, 2012

Şaniko pabucu yarım, çık dışarıya oynayalım.


Bu çocuk hep evin içerisinde mi büyüyecek? Etrafta oynayacak yer yok. Bina aralarındaki çocuk oyun parkları haricinde çocuğun enerjisini boşaltabileceği hiç bir yer yok.
Bizim çocukluğumuz yine güzelmiş. 83’te taşındığımız Acıbadem’deki evimizin civarında doğru düzgün bina yoktu. Her tarafımız çayır çimen ve boş araziydi. İki tane toprak futbol sahamız vardı. Canımız hangisinde isterse onda oynuyorduk. Şimdi bu sahaların hepsi apartman doldu. Yan yana beton duvarlar, oynayacak hiç bir yer kalmadı.
O zamanlar güvenlik endişesi de yoktu. Tüm çocuklar sokaktaydı, kimsenin en ufak bir korkusu yoktu. Ne sapık biliyorduk, ne seri katil, ne terör endişesi, ne organ mafyası, ne köle ticareti. Bunlar kimsenin aklının ucundan bile geçmezdi. Zaten en ufak bir şüphe olsaydı bizi bahçeye bırakmazdı ana babalarımız. Bizim için tehlike sadece,  ağaçtan düşüp kafayı kırmak, maç yaparken ayağını sakatlamak idi. Yerlere düşerdik, dizlerimiz berelenir, kanardı, ama hemen ertesi gün yaramız kabuk bağlar, sonraki gün de bu kabuk soyulur, altından da pembe yeni deri çıkardı. Hepimizin elleri, kolları, dirsekleri, dizleri, yara kabukları ile doluydu.
Ağaçlara tırmanırdık, civarımızda bir sürü meyva ağacı vardı. Dut toplardık, ağacından incir koparıp yedik, çağla yedik, erik yedik, iğde yedik, ayva yedik, kiraz yedik. Kuzu kulağı topladık, yedik. Su birikintilerinde iribaş besledik. Yetmedi kavanoz içinde eve getirdik, birkaç gün annemiz yeter artık diyene kadar onları evde besledik. Karınca yuvalarının başında belgesel tadında saatlerce bekledik. Sinek böcek yakalayıp eziyet ettik, köpekler kovaladı ödümüz koptu kaçtık. Akşamın bir saati olmuş, artık karanlıktan topu kaleyi görmeyene veya babamız işten gelene kadar maç yaptık.
Bütün gün bisikletin üstünden inmezdik. 3-5 arkadaş biraraya gelip, bisiklet çetesi(!) kurduk. Bisikleti süslemek için tekerlek jantın telleri arasına renkli plastik üçgenler taktık. Bisikletimize cikletten çıkan çıkartmalar yapıştırdık. Harçlığımızı biriktirip, bisikletimize parıl parıl parlayan, sesi tüm mahalleyi inleten zil alıp taktık. Saatlerce çılgınlar gibi tozun toprağın içinde misket oynardık. Her yaz illaki bir moda oyun çıkardı. Bir yaz tüftüf modası olmuştu. Bir gece önceden kağıtlardan hazırladığımız ince huni şeklindeki cephanelerimiz ile plastik boruları kullanıp üfleyerek birbirimize ateş ederdik. Kibrit yüzlerindeki resimler veya sakızların içinden çıkan araba kağıtları ile birbirimizi üterdik.
Şimdi bunların hepsinin yerine internet ve bilgisayar oyunları var sanıyorum. Bütün gün bilgisayarın karşısında daha donanımlı bir savaşçı olmak veya bilmem kaçıncı levela gelmek için oyun oynuyor çocuklar. İnternet üzerinden sosyalleşiyorlar. Öte yandan, hem büyükler, hem de küçükler, kısacası her yaştan ve her tip insan için televizyon en önemli zaman geçirme aracı. Mutlaka size uygun bir program bulup, ona takılıyor ve uyuşuyorsunuz. Artık bu bir maç olur, dizi olur, film olur, çizgi film, yarışma, macera, müzik, vb. olur, artık siz ne ararsanız hemen elinizin altında.
Daha şimdiden düşünüyorum.  Oğlum henüz 1,5 yaşında ama bu çocuk biraz daha büyüyünce dışarıda nerede oynayacak? Dışarı çıkmadan arkadaşları ile oyun oynamadan evin içinde nasıl vakit geçirecek, enerjisini nerede harcayacak, deşarj olacak diye. Bu şekilde, birbirinden uzak, antisosyal, insanlar yetiştireceğiz. Aklıma Isaac Asimov’un romanlarında tarif ettiği birbirini görmekten ve aynı ortamda dahi olmaktan tiksinen insanların yaşadığı gelecek tasvirleri geliyor.

Sanıyorum, daha geç olmadan büyük şehirden kaçıp, çocukların bahçede oynayabildiği, ağaçlara tırmanabildiği, maç yapabildiği, insanın insan gibi yaşayabildiği daha doğal ortamlara kaçmak gerekiyor. Büyük şehirde yaşayan ama kendi gölgesinden bile korkan insanlar olmak yerine, küçük bir köyde kasabada yaşayan ama sosyal bir yaşam süren insanlar olmayı tercih edeceğiz.

No comments:

Post a Comment